İnsan Sevdiği Kişiye Neden Kızamaz?

“İnsanın sevme kapasitesi üzerine psikanalitik bir deneme”
“Belki de en zor duygu, sevdiğimiz kişiye duyduğumuz öfke değildir. En zor olan, aynı kalpte hem sevgiyi hem de öfkeyi birlikte taşıyabilmektir. Çünkü bazen bir ilişkiyi kaybetmekten o kadar korkarız ki, önce öfkemizi sustururuz. Sonra hayal kırıklığımızı… En sonunda ise kendi gerçeğimizi.”
1.
Bir insan sevdiği kişiye neden kızamaz?
“İnsan sevdiğine kızar elbette.”
“Hatta en çok sevdiklerimize kızarız.”
Dediğinizi duyar gibiyim.
Haklısınız.
Ama başka bir şeyden söz ediyorum.
Gerçekten sevdiği hâlde öfkesini hissedemeyenlerden…
Kırıldığı hâlde bunu inkâr edenlerden…
Hayal kırıklığını fark ettiği anda sevgisini kaybedeceğinden korkanlardan…
Ya da tam tersini yapanlardan…
Bir kez incindiğinde, sanki hiç sevmemiş gibi bütün sevgisini geri çekenlerden…
Yıllardır terapi odasında karşılaştığım en ilginç ruhsal örüntülerden biri tam da burada başlar.
İnsanlar çoğu zaman yaşadıkları ilişkiyi anlatmaz, ilişkiler karşısında zihinlerinin nasıl çalıştığını anlatırlar.
Çoğu zaman bunun farkında bile olmazlar.
Odama oturduğu anda ilk cümlesi “boşanmak istiyorum” oldu.
Kararı netti.
Evliliğinin bittiğini düşünüyordu.
Tek korkusu, ayrılıkla baş edememekti.
Görüşme ilerledikçe eşinin kendisini önemsemeyişinden, yıllardır biriken kırgınlıklarından söz etti.
Sonra son tartışmalarını anlattı.
Birkaç gün önce olan tartışmalarını.
Çok beğendiği tişörtü pahalı olduğunu öne sürüp satın almasını eleştirmesini, alışveriş boyunca astığı suratını anlattı.
“Yine burnumdan getirdi. Yine bana kendimi bok gibi hissettirdi” dedi.
Sesi değişti.
Önce öfke vardı sesinin tonunda sonra ardından hüzün belirdi.
Ve sonra hayal kırıklığının yüzünde yarattığı çizgileri gördüm..
Kırılmıştı.
Tam o anda kendisine şunu söyledim:
“Artık eşinizi sevmediğinizi söylüyorsunuz. Ama anlattığınız olayın içinde hâlâ kırılabiliyorsunuz. Eğer bir insan bizi artık hiç ilgilendirmiyorsa, yaptığımız bir alışverişi onaylamaması bu kadar canımızı yakar mı? Acaba öfkenizin altında hâlâ karşı taraftan vazgeçmemiş, tükenmemiş bir beklenti olabilir mi?”
Sustu.
Sustum.
Bu suskunlukları çok severim.
İnsan bazen en çok sustuğunda konuşur çünkü…
Yıllar içinde şunu fark ettim:
Terapi odasında birbirine tamamen zıt görünen iki insanla sık sık karşılaşıyorum.
Bir grup danışan, sevdiği kişiye öfkelenemiyor.
Karşı taraf onları defalarca incitse bile, zihni hep bir açıklama buluyor.
“Çok yoğun çalışıyor.”
“Aslında beni seviyor.”
“Şu sıralar zor bir dönemden geçiyor.”
Öfke her seferinde biraz daha erteleniyor.
Bir başka grup danışan ise tam tersini yapıyor.
Bir kez incindiklerinde bütün sevgileri siliniyor.
Düne kadar hayran oldukları insan, bugün bütünüyle değersiz biri hâline geliyor.
Sanki sevgiyle öfke aynı evde birlikte yaşayamazmış gibi…
İlk bakışta bu iki insanın birbiriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünüyor.
Oysa yıllar içinde her ikisinin de aynı soruyla mücadele ettiğini fark ettim.
“Sevgi ile öfke aynı insana aynı anda ait olabilir mi?”
Bu soru yalnızca romantik ilişkilerle ilgili değildir.
Anne ile çocuk arasında da yaşanır.
Baba ile oğul arasında da…
Kardeşler arasında da…
Hatta bazen insanın kendisiyle kurduğu ilişkide bile…
Çünkü insan ruhu, çelişkileri taşımayı öğrenerek olgunlaşır.
Birini severken ona kızabilmek…
Kızarken sevgiyi tamamen kaybetmemek…
Hayal kırıklığı yaşarken ilişkiyi yalnızca kusurlarından ibaret görmemek…
Bunların hiçbiri sandığımız kadar kolay değildir. uhsal olgunluk bir açıdan tam da burada başlar.
Psikanalizde sık kullanılan ama günlük dilde az konuşulan bir kavram var:
İnsanın sevme kapasitesi.
Bu kavram, yalnızca birini ne kadar yoğun sevdiğimizle ilgili değildir.
Asıl mesele, sevdiğimiz kişiyi gerçekliği içinde taşıyabilme kapasitesidir.
Onun bizi mutlu eden yanlarını da…
Hayal kırıklığına uğratan yanlarını da…
Yakınlığını da…
Uzaklığını da…
Kusurlarını da…
Eğer zihnimiz bunların hepsini aynı anda taşıyabiliyorsa, sevgi giderek olgunlaşır.
Ama taşıyamıyorsa, ruh başka yollar bulur.
Bazen sevgiyi büyütür, öfkeyi susturur.
Bazen öfkeyi büyütür, sevgiyi unutturur.
Bazen de gerçeğin yerine, yaşayabileceğimiz bir hikâye kurar.
Belki de insanın en büyük meselesi, sevmek değildir.
Sevdiği insanın gerçekliğine tahammül edebilmektir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir çocuk, aynı kişiye hem sevgi hem de öfke duyabilmeyi nasıl öğrenir?
Bir sonraki bölümde, bu sorunun peşinden gideceğiz.