İHTİMALİ KAYBETME KORKUSU

Son yıllarda seanslarda giderek daha sık karşılaştığım, kadınlarda daha belirgin olan iki temel kaygı: Evlenememek ve çocuk sahibi olamamak.
İlk bakışta oldukça anlaşılır görünüyor.
“Ya evlenemezsem?”
“Ya çocuk sahibi olamazsam?”
Fakat artık bu kaygıların arkasında eskiden görmediğim ilginç bir durumla karşılaşıyorum.
Kişiye,
“Evlenmek istiyor musun?”
diye soruyorum.
Karşımdaki bazen duraksıyor, bazen “Evet” diyor.
Ama o “evet”in arkasında bir özlem, bir heyecan, bir hayal göremiyorum.
Sanki kişi evlenmek istediğini değil, evlenmesi gerektiğini söylüyor.
Aynı şey çocuk sahibi olmak konusunda da karşıma çıkıyor.
“Çocuk sahibi olmak istiyor musun?”
Bazen bir duraksama bazen de içinde arzu olmayan bir “evet” cevabı geliyor.
Peki bu ne demek?
Bir insanın evlenmek istemesi ile evlenememekten korkması, çocuk sahibi olmayı istemesiyle çocuk sahibi olmama korkusu arasında önemli bir fark vardır.
Birincisinde ortada bir arzu vardır.
İçinde bir özlem, bir yönelim vardır.
İkincisinde ise merkezde kaygı vardır.
Burada kişi evliliğe ya da çocuğa doğru hareket etmiyor yalnızca ihtimalden kaçınılmaktadır.
Ama peki,
Kişi gerçekten evlenmek ya da çocuk sahibi olmak istiyorsa ama yakınlıkla, bağlanmayla, özgürlüğünü kaybetmekle, incinmekle, reddedilmekle ya da ilişkinin getireceği sorumluluklarla ilgili korkular arzusuna ulaşmasını engelliyorsa bu nasıl anlaşılacak?
Arzu mu, kaygı mı?
Buraya kadar bakıldığında insanın kendisine şu soruyu sorması doğal:
“Ben aslında kaygı mı duyuyorum, yoksa bir arzum mu var?”
İstiyor muyum, yoksa korkuyor muyum?
Çocuk mu istiyorum, yoksa çocuk sahibi olamayacak olmaktan mı korkuyorum?
Kişiler bu kaygıya odaklandığında, soruların cevabını bulduğunda meselenin çözüleceğini düşünür.
Benim gördüğüm kadarıyla mesele o kadar basit değil.
Hatta bu soruya cevap bulmaya çalışmak, kişinin içinde bulunduğu kısır döngüyü daha da güçlendiriyor.
Çünkü kaygının kendisi, insanın kendisini anlamasını zorlaştıran bir durum yaratır.
İnsan kaygılandıkça kendisini daha çok anlamaya çalışır.
Daha çok düşündükçe daha fazla gerilir.
Gerilim arttıkça kendi duygularına ulaşması daha da zorlaşır.
Sonra yeniden düşünmeye başlar:
“Acaba gerçekten istiyor muyum?”
“Acaba korkuyor muyum?”
“Acaba toplumsal baskı mı?”
“Acaba biyolojik saat mi?”
“Acaba yalnız kalma korkusu mu?”
Ve böylece insan kendi içinde dönüp duran bir sorgulamanın içine girer.
Kaygıyı anlamaya çalışırken kaygının kendisini büyütür.
Bu noktada Nancy Chodorow’un annelik üzerine yaptığı psikanalitik çalışmaları dikkate alalım.
Chodorow, özellikle çocuk sahibi olmayı erteleyen kadınlarda, “bir gün çocuk sahibi olmak istiyorum” düşüncesinin yalnızca bilinçli bir tercih olarak ele alınamayacağını; annelik arzusu, yaşlanma ve zamanın geçişiyle ilgili bilinçdışı çatışmaların da bu sürecin içinde bulunabileceğini söyler.
Ona göre bazı durumlarda kadın, çocuk sahibi olma arzusuyla çocuk sahibi olma ihtimalini kaybetme korkusunu birbirinden ayırmakta zorlanabilir. Böylece “çok geç kalıyorum” kaygısı, henüz gerçekleşmemiş bir arzununkendisinden daha görünür hale gelebilir.
Bu nedenle bazen mesele yalnızca “Çocuk istiyor musun?” sorusunun cevabında değildir. Asıl mesele, kişinin kendi iç dünyasında annelik arzusunun, annelik ihtimalini kaybetme korkusunun ve zamanın geçmesiyle karşılaşmanın birbirine nasıl karıştığını anlayabilmesidir.
Kaygının başka bir işlevi olabilir
Ben terapi sırasında kişinin önüne bu soruyu koyup,
“Haydi bakalım, bunun arzu mu yoksa kaygı mı olduğunu bulalım”
diye çalışmayı doğru bir yaklaşım olarak görmüyorum.
Asıl mesele, kaygının kendisinin ne söylediğinden çok ne işe yaradığıdır.
Psikodinamik açıdan baktığımızda nevrotik kaygı çoğu zaman asıl çatışmanın kendisi değildir.
Kaygı, daha temel bir çatışmanın kişinin kendisi için daha güvenli ve daha kabul edilebilir bir alanda ifade edilme biçimi olarak ortaya çıkar.
Kişi için “Evlenemiyorum” demek, belki “Yalnız kalmaktan korkuyorum” demektir.
Belki “Hayatımın anlamını bulamıyorum” demektir .
Belki “Yakınlık istiyorum ama yakınlıktan korkuyorum” demektir belki de “Hayatımda ne istediğimi bilmiyorum” demektir.
“Evlenemeyeceğim.”
“Çocuğum olmayacak.”
Böylece çok daha derindeki bir karmaşa, kişinin üzerinde yüzleşmekten kaçınacağı somut bir probleme dönüşür.
Bu açıdan kaygı yalnızca rahatsız eden bir duygu değildir., bir işlevi vardır.
Burada terapinin yönü önem kazanır.
Kişinin “Ben gerçekten evlenmek istiyor muyum?” sorusunun cevabını bulmasına yardım etmek yerine, daha geriye gitmek gerekir.
Bu kaygı neden şimdi ortaya çıkıyor?
Bu kaygı kişide neyi mümkün kılıyor?
Neyi görünmez hale getiriyor?
Kişi bu kaygı sayesinde hangi duyguyla karşılaşmak zorunda kalmıyor?
“Çocuk sahibi olamayacağım” korkusu kişinin hayatında başka hangi çatışmanın üzerine yerleşmiş olabilir?
“Evlenemeyeceğim” düşüncesi hangi başka duygunun yerine geçmiş olabilir?
Bence terapi açısından asıl soru buradadır.
Çünkü kişinin kendi kaygısını çözmeye çalışması, her zaman onu kendi gerçeğine götürmez.
Tam tersine, kaygının etrafında daha fazla dönülmesine neden olur.
İlginç olan ise şudur:
Kişi kendi iç dünyasını tanımaya başladıkça, kaygının altında bulunan daha temel duygular görünür hale gelir.
Ve o zaman kaygı zaten kendiliğinden azalır ya da kişinin soruna bakış açısı değişir.
Bu nedenle terapide amaç, kişinin kendi iç dünyasını daha az kaygıyla görebileceği bir noktaya gelmesidir.
Bize öğretilen hayat
Çocukluğumuzdan itibaren çoğumuzun önüne kabaca bir hayat senaryosu konuyor:
Oku.
Bir meslek sahibi ol.
Çalış.
Evlen.
Çocuk sahibi ol.
Bir ev kur.
Hayatını tamamla.
Uzun yıllar boyunca bu senaryo yalnızca bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda bir mutluluk projesi olarak sunuldu.
Sanki insan ancak bunları gerçekleştirdiğinde hayatını tamamlamış olacaktı.
Ben ve bende önceki kuşakların yaşama dair algısı/yorumu buydu.
Fakat dünya değişti.
İlişkiler değişti.
Kadınların ve erkeklerin yaşam biçimleri değişti.
Evlilik değişti.
İnsanların yalnızlıkla, birlikte yaşamayla ve bağlanmayla kurdukları ilişki değişti.
Buna rağmen eski hayat senaryosu halen zihinlerde yaşamaya devam ediyor.
Bugün bazı insanların yaşadığı bu kaygının önemli bir bölümü buradan geliyor olabilir.
Kişiler artık gerçekten ne istediğini değil, hayatının olması gerektiğini düşündüğü biçime ulaşıp ulaşamayacağınıdüşünmeye başlıyor.
Belki de bu kaygı, geçmişte öğrendiğimiz hayat anlamını terk ediyor olmanın ve yerine bir şey koyamamanın ya da koyduğumuzdan emin olamamanın kaygısıdır.
Ve belki de bu kaygı iç güdüsel olarak türümüze ihanet ettiğimizi hissediyor olmanın yarattığı suçluluktur…