EVLENMEK ZORUNDA MISIN?

Evlenmek Zorunda mıyız?
Kırklı yaşlarında, büyük bir fabrikada üst düzey yönetici olarak çalışan bir adamdı. Karşıma geçtiğinde oldukça kaygılı görünüyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, oturduğu yerde duramıyor; bacak bacak üstüne atıyor, biraz sonra indiriyor, öne doğru eğiliyor, sonra geriye çekiliyor, elleriyle yüzüne buruşturuyor, sürekli hareket ediyordu.
Ne olduğunu, neden bu kadar gergin olduğunu sorduğumda, bir gün önce eşiyle birlikte doktora gittiklerini, doktor, eşinin yumurta rezervinin çok azaldığını ve çocuk sahibi olmasının çok zor olduğunu söylediğini anlattı.
“Gece hiç uyumadım” dedi.
Sürekli aynı düşüncenin etrafında dönüp durmuştu:
“Benim gerçekten çocuğum olmayacak mı?”
Yaklaşık yirmi dakika boyunca sözünü kesmeden dinledim. Yavaş yavaş sakinleşti. Konuşması yavaşladı, telaşı azaldı.
Sonra ona
“Peki, çocuk sahibi olmak istiyor musun?”
Diye sordum.
Şaşkınlık içinde bana baktı.
“Bilmiyorum” dedi.
Bu kısa cevap, aslında üzerinde konuştuğumuz konudan çok daha fazlasını anlatıyordu.
Adamın kaygısı yalnızca çocuk sahibi olup olamayacağıyla ilgili değildi. Belki de daha temel bir şeyle karşı karşıyaydı: Hayatının önemli bir bölümünde varlığı sorgulanmadan kabul edilmiş bazı şeylerin artık kesin olmadığını fark etmek.
Evlilik, çocuk, aile…
***
Giderek daha fazla insan evlenmiyor.
Daha doğrusu, evlenmeyi hayatın kaçınılmaz bir aşaması olarak görme düşüncesi giderek zayıflıyor.
Evlilik yaşı yükseliyor, evlenmeden birlikte yaşayanların sayısı artıyor, evliliklerin sürdürülmesi eskisi kadar bir zorunluluk olarak görülmüyor. İnsanlar artık yalnızca “Ne zaman evleneceksin?” sorusunu değil, “Neden evlenmek zorundayım?” sorusunu da soruyor.
Bu değişimi sadece aile kurumuna olan ilginin kaybolmasıyla açıklamak mümkün değil. Daha temel bir değişim yaşanıyor: İnsanlar hayatlarını nasıl yaşayacakları konusunda eskisine göre daha fazla seçenek görüyorlar. Evlilik, geçmişte olduğu gibi yetişkinliğe geçmenin zorunlu bir adımı olmaktan çıktı. İnsanlar evlenmeden de birlikte yaşayabiliyor, çocuk sahibi olabiliyor, ekonomik ve sosyal hayatlarını sürdürebiliyor, dostluklar ve farklı ilişki ağları içinde kendilerine ait bir yaşam kurabiliyorlar.
Buradaki şu soru ortaya çıkıyor:
Evliliğe olan ihtiyacımız mı azaldı, yoksa bağlanma biçimlerimiz mi değişiyor?
***
Evlenme isteğinin azalması, insanın yakınlığa, sevgiye, ait olmaya ve bir başkasına bağlanmaya duyduğu ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Bence değişen şey, bağlanma ihtiyacının kendisi değil, bu ihtiyacın nasıl karşılanacağına ilişkin düşüncemiz.
Tam da bu nedenle, “İnsan evlenmeli mi?” sorusundan önce daha temel bir soruyu sormak gerek:
İnsan evlenmeye mi ihtiyaç duyar, yoksa bağlanmaya mı?
İnsan ilişki içinde insandır
İnsan doğduğu andan itibaren bir başkasına ihtiyaç duyar. Yaşamak için bakıma, gelişmek için ilişkiye, kendisini tanımak için başka insanların varlığına ihtiyacı vardır. İnsan, tek başına tamamlanmış bir varlık olarak dünyaya gelmez.
Bu nedenle insanı yalnızca biyolojik bir canlı olarak tanımlamak eksiktir. İnsan, ilişkiler içinde insan olur.
Dil, kültür, kimlik, aidiyet, sevgi, güven, hatta kendimize ilişkin düşüncelerimiz bile başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin içinde şekillenir. İnsan ilişkilerinin olmadığı bir dünyada biyolojik bedenler elbette var olabilir; fakat insan dediğimiz toplumsal ve psikolojik varlıktan, kültürden ve uygarlıktan söz etmek mümkün olmaz.
Bu nedenle insanın temel ihtiyacını aile kavramından önce bağlanma kavramıyla tanımlamak gerekir.
Çünkü aile, bağlanmanın tek biçimi değildir.
Bağlanmak bağımlı olmak değildir
Bağlanma sözcüğü zaman zaman bağımlılıkla karıştırılır.
Oysa bir başkasına ihtiyaç duymak ile bir başkasının varlığı olmadan ayakta duramamak aynı şey değildir.
Bağlanmak, kişinin kendi varlığından vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine, sağlıklı bir bağın içinde insan hem “Ben” diyebilir hem de “Biz” diyebilir.
Yakınlık ile bağımsızlık birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir.
Belki sağlıklı bağlanmanın önemli özelliklerinden biri tam da budur: Yakınlaşabilmek ama kendini kaybetmemek.
Tam da bu noktada “aile bağımlılığı destekleyen yapısıyla” bugünün insanı tarafından sorgulanır durumda.
Herkes aynı biçimde bağlanmaz
Bağlanmanın kendisi evrensel bir ihtiyaçtır; fakat bağlanmanın biçimi herkes için aynı değildir.
Kimi insan için uzun süreli bir romantik ilişki temel bir ihtiyaçtır.
Kimi insan için dostluklar hayatının merkezindedir.
Kimi insan geniş bir sosyal çevre içinde kendisini ait hisseder.
Kimi insan için çocuklarıyla kurduğu ilişki belirleyicidir.
Bir başkası için mesleki veya yaratıcı bir topluluk hayatına anlam verir.
Bunların hiçbirini diğerinden daha “gerçek” bir bağ olarak düşünmek zorunda değiliz.
Üstelik aynı insanın hayatı boyunca bağlanma biçimi de değişebilir.
Gençlikte romantik ilişki çok daha merkezi olabilir. İlerleyen yaşlarda dostlukların, dayanışmanın, çocuklarla ilişkinin veya hayatı paylaşan insanların önemi artar. İnsan yaş aldıkça yalnızca ilişkilerinin sayısı değil, o ilişkilerden beklediği şeyler de değişir.
Dolayısıyla bağlanma ihtiyacını sabit bir kalıp içinde düşünmek yerine, hayatın farklı dönemlerinde farklı biçimler alan canlı bir ihtiyaç olarak görmek gerekir.
Değişen hayat, değişen bağlar
Üstelik yalnızca insanlar değil, toplum da değişir.
Çalışma biçimlerimiz, kentlerde yaşama şeklimiz, kadın ve erkek rollerine ilişkin düşüncelerimiz, evlilikten beklentilerimiz, çocuk sahibi olma kararlarımız, boşanma anlayışımız ve bireysellik kavramımız geçmişten oldukça farklı.
İnternet ve dijital iletişim de ilişkilerin biçimini değiştirdi. İnsanlar artık yalnızca aynı evde, aynı mahallede veya aynı şehirde yaşayan insanlarla bağ kurmuyor. Uzak mesafelerde yaşayan insanlarla yakın ilişkiler sürdürülebiliyor; ortak ilgi alanları etrafında hiç yüz yüze gelmeden topluluklar oluşabiliyor.
Romantik ilişkilerin biçimleri de çeşitleniyor. Heteroseksüel ilişkilerin yanında eşcinsel ilişkiler ve farklı cinsel yönelimlere sahip insanların kurduğu ilişkiler de insanın yakınlık, sevgi ve aidiyet ihtiyacının farklı iliş biçimleri içinde yaşanabileceğini gösteriyor.
Burada önemli olan, bu ilişkileri “doğru” veya “yanlış” bağlanma biçimleri olarak sınıflandırmamak;
insanın bağlanma ihtiyacının tek bir toplumsal kalıba sığmadığını görebilmektir.
Aile bağlanmanın garantisi değildir
Aileyi bağlanmanın doğal ve güvenli adresi olarak görmek de doğru değildir.
Çünkü aile, bağ kurmayı sağlayabildiği gibi bazı durumlarda bağ kurmayı zorlaştırır.
Aile içinde sevgi kadar suçluluk, dayanışma kadar baskı, yakınlık kadar kontrol de bulunur. “Biz bir aileyiz” düşüncesi bazen insanları birbirine yaklaştırırken bazen de bireyin kendisi olmasını, ayrışmasını ve kendi ilişkilerini kurmasını zorlaştırır, bu yönüyle insanın bağımlılık geliştirmesini derinleştirir.
Böyle durumlarda aile, bağlanmanın taşıyıcısı olmaktan çıkıp bağlanmayı biçimlendiren ve hatta zaman zaman sınırlayan bir yapıya da dönüşebilir.
***
İnsanı anlamaya çalışırken aileyi merkeze koymak yerine bir adım geriye çekilip daha temel bir soruyu sormak gerek:
İnsan kime ait?
İnsan bazen bir kişiye, bazen birkaç kişiye, bazen bir dostluğa, bazen bir topluluğa, bazen yaptığı işe, bazen de bütün bunların oluşturduğu bir ilişki ağına bağlanır.
İnsanın ihtiyacı bir “aileye sahip olmak” değildir.
İnsanın ihtiyacı bağ kurmaktır.
Ve belki de hayatın temel meselesi, hangi aileyi kuracağımızdan önce, nasıl bağlanacağımızı ve hayatımızda hangi bağların bize gerçekten iyi geldiğini öğrenmektir.