İLİŞKİLERDE DEĞER TRANSFERİ

İnsan Neden Seçilmeye İhtiyaç Duyar?
İnsan bazen sevildiği için değil, sevilebilir olduğunu kendisine kanıtlamak için sevilmek ister.
İlk bakışta bu cümle bir çelişki gibi görünebilir. Çünkü insanın kendisini isteyen biri varsa, aradığı şey zaten oradadır: İsteniyordur. Bir başkası onu seçmiş, arzulamış, önemsemiş, onunla birlikte olmak istemiştir.
Ama bazı ilişkilerde asıl mesele tam da burada başlar.
Kişi, karşısındaki insanı gerçekten arzulamasa, ona âşık olmasa, onunla ilgili güçlü bir tutku hissetmese bile, onun kendisine yönelttiği yoğun ilgiden büyük bir haz alabilir. Çünkü karşı tarafın ilgisi, kişinin kendi değeriyle ilgili bir duyguyu harekete geçirir:
“Beni istiyor. Demek ki ben istenebilir biriyim.”
İlişkinin kendisi değil, ilişkinin kişiye kendisi hakkında söylediği şey önem kazanmaya başlar.
Burada “değer transferi” dediğim bir ilişkisel mekanizma ortaya çıkar.
Bir insanın elinde başkasına değer verebilme, onu seçebilme, onu arzulayabilme, onu diğerlerinden ayırabilme gücü vardır. Kişi bu gücü bir başkasına yönelttiğinde, karşı taraf bunu kendi değerinin bir göstergesi olarak yaşayabilir.
“Beni seçti.”
“Beni istiyor.”
“Beni diğerlerinden farklı görüyor.”
“Beni önemli buluyor.”
Karşı tarafın bu seçimi, kişinin kendisine verdiği bir değere dönüşür.
Fakat bunun bir başka biçimi daha vardır.
Bu kez kişi karşısındakini idealize eder. Onu başarılı, güzel, zengin, entelektüel, güçlü, çekici, toplum tarafından beğenilen ya da ulaşılması güç biri olarak görür. O kişinin sahip olduğu değer, kişinin gözünde büyür. Sonra o çok değerli insan kendisini seçtiğinde, kişinin zihninde başka bir denklem kurulur:
“Benim bu kadar değerli bulduğum biri beni seçiyorsa, demek ki ben de seçilmeye değer biriyim.”
İlkinde insan, kendisine yöneltilen arzudan değer alır.
İkincisinde, arzuladığı ve idealize ettiği kişinin kendisini seçmesinden değer alır.
Yönleri farklıdır ama ikisinin de ortak bir tarafı vardır:
Kişi kendi değerini kendi içinde taşımak yerine, onu ilişkinin içinde dolaşıma sokmaktadır.
Peki insan neden buna ihtiyaç duyar?
Belki de mesele sandığımız kadar basit değildir.
“İnsan özdeğerini arıyor” deriz. Ama özdeğer nedir?
Bir duygu mudur? Bir düşünce midir? Kişinin kendisi hakkındaki kalıcı bir değerlendirmesi midir?
Belki de burada daha temel bir şey vardır.
Kişi aslında “değerli olmak” istemiyor olabilir. Belki değersiz olabileceğine ilişkin bir kaygıdan kurtulmaya çalışıyordur.
Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.
Bir insan “Ben değerliyim” duygusunu arıyor gibi görünürken, bilinçdışında çok daha eski bir soruyu yeniden soruyor olabilir:
“Ben gerçekten önemli miyim?”
“Beni seçerler mi?”
“Ben başkasının arzusu için yeterli miyim?”
“Beni bırakırlar mı?”
“Benden daha iyisini bulurlar mı?”
Bu soruların kökeni yetişkin ilişkilerinde değil, insanın ilk ilişkilerinde aranabilir.
Çocuk için annenin bakışı yalnızca sevgi değildir. Çocuk, annenin yüzünden kendi dünyadaki yerini okumaya çalışır.
“Annem beni görüyor mu?”
“Ben onun için önemli miyim?”
“Beni seçiyor mu?”
“Benimle ilgileniyor mu?”
“Beni kaybetmeyi umursar mı?”
Çocuk bir davranışta bulunur. Anne memnun olur. Çocuk rahatlar.
Fakat çocuk burada her zaman “Ben değerliyim” sonucunu öğrenmeyebilir.
Bazen öğrendiği şey daha farklıdır:
“Böyle yaptığımda annem beni seviyor.”
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Çünkü değer, kişinin içinde sabitlenen bir deneyim olmaktan çıkıp bir davranışın ardından gelen onaya bağlanabilir.
Çocuk bir şey yapar.
Anne onaylar.
Çocuk rahatlar.
Sonra rahatlama azalır.
Çocuk yeniden bir şey yapar.
Anne yeniden onaylar.
Ve böylece farkında olmadan bir döngü oluşur:
Kaygı → davranış → onay → rahatlama → yeniden kaygı.
Burada davranışın amacı yalnızca annenin sevgisini kazanmak değildir.
Asıl amaç, kaygıyı yatıştırmaktır.
Bu nedenle bunu yalnızca “sevgisiz bir anne” hikâyesi olarak açıklamak doğru olmaz. Anne gerçekten ilgisiz olabilir; duygusal olarak erişilemez olabilir; yeni doğan kardeş nedeniyle çocuğa ayırdığı dikkat değişmiş olabilir; kendi sorunları nedeniyle çocuğun ihtiyaçlarını yeterince karşılayamıyor olabilir. Fakat bazen nesnel olarak seven bir annenin yanında bile çocuk, ilişkinin sürekliliğine ilişkin yeterli bir güven geliştiremeyebilir.
Mesele annenin “kötü” olması değildir.
Mesele çocuğun, “Ben önemliyim ve bu önemim süreklidir” duygusunu yeterince güvenli biçimde kurup kuramadığıdır.
Yetişkinlikte aynı düzenek başka bir sahnede yeniden kurulabilir.
Çocuk:
“Annem beni seviyor mu?”
Yetişkin:
“Beni istiyor mu?”
Çocuk:
“Annem için önemli miyim?”
Yetişkin:
“Onun için özel miyim?”
Çocuk:
“Annem beni seçiyor mu?”
Yetişkin:
“Beni diğerlerinin arasından seçer mi?”
Çocuk:
“Sevgisini kaybedebilir miyim?”
Yetişkin:
“Benden daha güzel, daha başarılı, daha çekici birini bulabilir mi?”
Böylece geçmişteki ilişkinin kendisi değil, ilişkisel düzenek yetişkinliğe taşınır.
Artık anne yoktur.
Ama annenin bakışının yerine sevgilinin bakışı geçer.
Onayın yerine arzu geçer.
Seçilmenin yerine flört geçer.
Çocuğun yaptığı davranışın yerine yetişkinin kendisini çekici, başarılı, ilginç, ulaşılmaz ya da özel kılma çabası geçer.
Değişen kişiler ve davranışlardır.
Sorunun kendisi değişmemiştir:
“Beni seçiyor musun?”
Çünkü sen seçiyorsan, ben önemliyim.
Sen istiyorsan, ben istenebilirim.
Sen beni idealize ediyorsan, ben değerliyim.
Fakat tam burada çok önemli bir paradoks ortaya çıkar.
Kişinin amacı kendisinin istenebilir olduğunu kanıtlamaksa, zaten karşısında onu isteyen biri vardır.
Daha neye ihtiyaç vardır?
İşte sorun burada başlar.
Çünkü kişi aslında “Beni isteyen biri var” bilgisini değil, “Ben istenebilir biriyim” duygusunu aramaktadır.
Oysa bunlar aynı şey değildir.
“Beni isteyen biri var” dışarıdaki bir gerçektir.
“Ben istenebilir biriyim” ise kişinin kendisi hakkında oluşturduğu bir benlik deneyimidir.
Kişi ikincisini içeride kuramıyorsa, birincisini tekrar tekrar aramak zorunda kalır.
Bir kişi onu ister.
Rahatlar.
Kendisini değerli hisseder.
Bir süre sonra bu duygu azalır.
Yeni birinin ilgisi ortaya çıkar.
Yeniden rahatlar.
Sonra bir başkasının seçimi gerekir.
Sonra bir başkasının hayranlığı.
Sonra bir başkasının arzusu.
Böylece kişi farklı insanlardan farklı değerler toplamıyor olabilir.
Aynı değeri yeniden yeniden üretmeye çalışıyor olabilir.
Bu yüzden dışarıdan alınan değer hiçbir zaman yeterli olmaz.
Çünkü alınan şey kalıcı bir değer değil, değerli olma hissinin geçici bir rahatlamasıdır.
Burada “değer transferi”nin en önemli özelliği ortaya çıkar.
Değer transferi kişiye değer kazandırmaz.
Kişiye değerli hissettirir.
Ve bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.
Bir insanın sana hayran olması senin değerini yaratmaz.
Seni seçmesi senin seçilebilirliğini mutlak olarak kanıtlamaz.
Seni arzulaması, herkes tarafından arzulanan biri olduğunun kanıtı değildir.
Senin idealize ettiğin birinin seni seçmesi de senin onun sahip olduğu değerden otomatik olarak pay aldığın anlamına gelmez.
Bunların hepsi yalnızca belli bir anda, belli bir insanın gözünde gerçekleşen ilişki deneyimleridir.
Ama kişi bunları kendi benliği hakkında kesin bir kanıta dönüştürmeye çalıştığında, ilişkinin içine başka bir görev yüklenmiş olur:
“Bana kendimi değerli hissettir.”
İlişkinin amacı artık karşılıklı olarak birbirini tanımak, sevmek, merak etmek, yakınlaşmak değildir.
İlişkinin amacı kişinin kaygısını düzenlemektir.
Ve ilişki bunu başardığı ölçüde, paradoksal olarak ilişkideki motivasyon da azalabilir.
Çünkü kişi aradığı şeyi almıştır.
Değer transfer edilmiştir.
Kendisi seçilmiştir.
Kendisine hayran olunmuştur.
Kendisi arzulanmıştır.
Ve artık ilişkinin başlangıcındaki o yoğun motivasyonun bir bölümü ortadan kalkabilir.
Karşısındaki insanı gerçekten merak etmek, onun farklılığını görmek, onunla gerçek bir yakınlık kurmak yerine, ilişkinin sağladığı değerin azalmasıyla birlikte başka bir kaynağa yönelme ihtiyacı ortaya çıkabilir.
Belki de bu yüzden bazı ilişkilerde duygusal bir sığlaşma görülür.
İnsan karşısındakini sevdiği için değil, karşısındaki insanın kendisine hissettirdiği kişi olduğu için ilişkiye bağlanmıştır.
Bu durumda kişi sevgilisini değil, sevgilisinin gözündeki kendisini sevebilir.
Ve sevgilinin gözündeki “özel kişi” olma hali kaybolduğunda, ilişkiye yönelik ilgi de kaybolabilir.
Gerçek yakınlık ise tam tersine başka bir şey ister.
Karşımızdaki insanın bizi her zaman idealize etmesine gerek yoktur.
Bizi seçmesi yeterli değildir.
Bizi sürekli arzulaması da yeterli değildir.
Gerçek yakınlık, karşımızdaki insanın bizi bütün çelişkilerimizle görebilmesine ve bizim de onun bir “değer kaynağı” değil, ayrı bir insanolduğunu kabul edebilmemize dayanır.
O noktada ilişki artık bir değer alışverişi olmaktan çıkar.
İki insan birbirinin aynası olmaktan vazgeçip birbirinin öznesi olur.
Belki de burada insanın hayatı boyunca peşinden koştuğu şeyin “değer” olmadığını söylemek gerekir.
Belki insan bazen değer aramıyordur.
Kendisinin değersiz olabileceğine ilişkin kaygıdan kaçıyordur.
Bu nedenle başkasının ilgisi, hayranlığı, seçimi ve arzusu birer “değer” olmaktan çok, kaygıyı geçici olarak susturan araçlara dönüşür.
Fakat kaygı susturulduğunda ortadan kalkmaz.
Bir süre sonra yeniden ortaya çıkar.
Ve kişi yeniden bir başkasının bakışına ihtiyaç duyar.
Yeni biri.
Yeni bir arzu.
Yeni bir seçim.
Yeni bir hayranlık.
Yeni bir kanıt.
Yeni bir rahatlama.
Sonra yeniden kaygı.
Belki de insanın ilişki hayatında durmadan aynı şeyi farklı insanlarla yeniden kurmasının nedeni budur.
Geçmişte tamamlanmamış bir ilişkiyi yeniden yaşamıyor olabilir; geçmişte çözülememiş bir kaygıyı bugün başka insanlarla çözmeye çalışıyor olabilir.
Fakat dışarıdan alınan hiçbir onay, içeride kurulması gereken güvenin yerini tamamen tutmaz.
Çünkü başka bir insan sana:
“Sen değerlisin.”
diyebilir.
Ama bunu senin yerine içeride taşıyamaz.
Başka biri:
“Seni seçiyorum.”
diyebilir.
Ama bu seçim, senin kendini seçilebilir biri olarak deneyimlemeni sonsuza kadar garanti edemez.
Başka biri:
“Seni istiyorum.”
diyebilir.
Ama onun arzusu, senin kendi arzuna ve kendi varoluşuna ilişkin güvenini kuramaz.
Belki de insanın yetişkinlikteki en zor gelişimlerinden biri burada başlar:
Bir başkasının gözünde değerli olmaya ihtiyaç duymadan, kendi değerini taşıyabilmek.
Ve belki gerçek bağlanma da tam burada mümkün olur.
Çünkü artık karşımdaki insanı bana kendimi değerli hissettirdiği için istemem.
Onu, o olduğu için istemeye başlayabilirim.
Artık:
“Beni seçiyor mu?”
sorusunun yanında,
“Ben onu gerçekten seçiyor muyum?”
sorusunu da sorabilirim.
Ve belki sevgi ile değer transferinin birbirinden ayrıldığı yer tam olarak burasıdır.
Çünkü insan bazen sevdiğini düşünürken aslında yalnızca şunu arıyor olabilir:
“Bana kendimin sevilebilir olduğunu hissettir.”
Oysa sevgi, başka bir insanı kendi değerimizin kanıtı olarak kullanmaya ihtiyaç duymadan da ona yönelebilmektir.
Belki de gerçek mesele şudur:
Beni seçen birinin varlığına değil, seçilmediğim zamanlarda da kendimi kaybetmeyecek bir benliğe sahip olmak.
Çünkü insan kendi değerini başkasının bakışından ödünç aldığında, her bakış değiştiğinde değeri de değişir.
Ve o zaman hayat, sevdiğimiz insanları aramakla değil,
bize kendimizi değerli hissettirecek yeni gözler aramakla geçer.
Belki de değer transferinin en yorucu tarafı budur:
İnsan, kendisine ait olması gereken bir duyguyu başkasından almaya çalıştıkça, onu bir türlü kendisine ait kılamaz.