ÇOCUK AYNI KİŞİYE KIZMAYI VE ONU SEVMEYİ NASIL ÖĞRENİR?

II.
İlk yazının sonunda şu soruyu sormuştum:
Bir çocuk, aynı kişiye hem sevgi hem de öfke duyabilmeyi nasıl öğrenir?
Belki de bu sorunun cevabı, insanın bütün ilişkilerini anlamanın başlangıç noktasıdır.
Çünkü hiçbirimiz “sevme biçimimizi” yetişkin olduğumuzda öğrenmeyiz.
İlişki kurmayı da…
Hayal kırıklığıyla baş etmeyi de…
Öfkemizi ifade etmeyi de…
Sevdiğimiz birine kızmanın ilişkiyi bitirmeyeceğini de…
Bunların hepsini, konuşmayı bile bilmediğimiz yıllarda öğrenmeye başlarız.
Yeni doğmuş bir bebek için dünya henüz karmaşık değildir.
İhtiyaç vardır.
Ve o ihtiyacı karşılayan biri…
Acıkır.
Doyurulur.
Üşür.
Isıtılır.
Korkar.
Sakinleştirilir.
İlk zamanlarda bebek için bu deneyimler birbirinden kopuktur. Henüz “aynı anne” diye bir bütünlük yoktur.
Onu doyuran biri vardır.
Onu bekleten biri vardır.
Onu rahatlatan biri vardır.
Canını sıkan biri vardır.
Yetişkin zihni için bunların hepsi aynı kişidir.
Ama bebeğin zihni için “henüz” değildir.
İnsan zihninin ilk büyük gelişimlerinden biri, bu parçaları zamanla “aynı kişide birleştirebilmektir”.
Düşünün…
Bir çocuk annesine öfkeleniyor.
Çünkü annesi o anda onun istediğini yapmıyor.
Bekletiyor.
Sınır koyuyor.
“Hayır.” diyor.
Çocuğun içinde yoğun bir öfke yükseliyor.
Belki birkaç dakika sonra aynı çocuk korkuyor.
Koşup yine annesine sarılıyor.
İşte burada çok önemli bir şey oluyor.
Çocuk şunu deneyimliyor:
“Ben anneme kızdım… Ama annem yok olmadı.”
“Ben öfkelendim… Ama ilişkimiz bitmedi.”
“Ben kötü bir çocuk olmadım.”
İnsan ruhunun belki de en önemli keşiflerinden biri budur.
Çünkü çocuk, öfkesinin sevgiyi yok etmediğini yaşayarak öğrenmiştir.
İngiliz psikanalist Donald Winnicott, çocuk gelişimini anlatırken çok sade ama çok derin bir gerçeğe dikkat çeker.
Ona göre mesele, annenin hiç hata yapmaması değildir.
Tam tersine…
Anne zaman zaman çocuğu hayal kırıklığına uğratacaktır.
Bazen geç kalacaktır.
Bazen yanlış anlayacaktır.
Bazen yorulacaktır.
Bazen sınır koyacaktır.
Sağlıklı gelişimi sağlayan şey kusursuzluk değildir.
Çocuğun, bütün bu küçük hayal kırıklıklarına rağmen ilişkinin devam ettiğini yaşayabilmesidir.
Yani çocuk yalnızca sevildiğini öğrenmez.
Aynı zamanda şunu da öğrenir:
“Ben anneme öfkelenebilirim. O da beni sevmeye devam edebilir.”
“Annem bana kızabilir. Ben de onu sevmeye devam edebilirim.”
Belki de ruhsal gelişimin en sessiz ama en belirleyici kazanımı budur.
Terapi odasında bazen yetişkin bir danışanı dinlerken çocukluğun bu sessiz derslerini duyar gibi olurum.
Bir danışan, eşine duyduğu öfkeyi anlatırken bir anda cümlesini geri alır.
“Yok… Aslında o da haklı.”
Bir başkası, yıllarca sustuğu kırgınlığını anlatırken hemen ardından suçluluk hisseder.
“Sanki haksızlık ediyormuşum gibi geliyor.”
O anda konuşulan şey yalnızca evlilik değildir.
Belki de yıllar önce öğrenilmiş çok eski bir ders yeniden sahnededir.
Çünkü bazı insanlar için öfke, yalnızca bir duygu değildir.
İlişkinin sona ereceğine dair bilinçdışı bir tehdittir.
Ve insan, tehdit altında hissettiği şeyi söylemekten vazgeçebilir.
Önce öfkesinden vazgeçer.
Sonra ihtiyaçlarından.
Sonra da kendisinden.
Burada küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerek.
Öfke, sevginin karşıtı değildir.
Sevginin karşıtı olsa olsa kayıtsızlık olabilir.
Ama öfke çoğu zaman ilişkinin hâlâ önemli olduğunun işaretidir.
Çünkü insan ancak değer verdiği birinden hayal kırıklığına uğrayabilir.
İnsanın “sevme kapasitesi”, sevginin büyüklüğüyle değil; hayal kırıklığını taşıyabilme kapasitesiyle ölçülür.
Karşınızdaki sizi mutlu ediyor olabilir ama sevme kapasitesi sınırlıysa o ilişki eninde sonunda açık verir.
Bir ilişkiyi ayakta tutan şey, hiç kırılmamak değildir.
Karşıdakini mutlu etmek için cahıraş bir çaba içinde olmak değildir.
Onu mutsuz etmemek için kendi beklentinden, kendi öfkenden, kendi ihtiyaçlarından vazgeçmek değildir…
Kırıldığında, öfkelendiğinde ilişkiyi bütünüyle yıkmamaktır.
İşte çocuk bunu önce annesinin kucağında öğrenir.
Öğrenebilirse…
Bir sonraki yazıda, bu hikâyenin daha da derinine ineceğiz.
Çünkü çocuk, aynı kişiyi hem seven hem de ona öfkelenen biri olmayı her zaman öğrenemez.
Bazen zihni, bu çelişkiyi taşıyamaz.
Ve o zaman insan ruhunun en eski savunmalarından biri devreye girer:
Bölme.
Bir sonraki bölümde, Melanie Klein’ın “iyi anne” ve “kötü anne” kavramları üzerinden bu savunmanın ilişkileri nasıl şekillendirdiğini tartışacağız.