Umudun Kıyısında: KANSER VE VAROLUŞ

Kırklı yaşlarının ortasında meme kanseri teşhisi aldı. Soğuk bir dille “4. evre” dediler. Sonra “yok yok aslında 3 evre” dediler. Neden 4 dediler! Sonra neden 3 dediler! 4 olunca ne oluyor, 3 olunca ne oluyor! Bu bilgiyle ne yapmalı?
Kanser… “3”… “4”… O kelime, onda tek bir anlama dönüştü: Ölüm. Çöktü. Çevresi korkusunu konuşmasına bile izin vermedi. Çünkü, ondan daha çok korktular. Bu yüzden duygularını susturmaya çalıştılar. “Geçecek” dediler, “korkma” dediler. Ama bu sözler, umut değil, güven kaybı yarattı onda.
Çünkü insanın hissettiğiyle duyduğu arasında bir uçurum oluştuğunda, geriye kalan; sadece YALNIZLIK olur.
Grup terapi seanslarında konuştu aylarca.. “Korkuyorum” dedi. “Ölmekten korkuyorum”. İçindeki umudu boğmaya çalışan doktorlarına, kendisini anlamayan yakınlarına hissettiği öfkeyi, hayalini, umudunu dile getirdi. İşte o zaman yeniden yaşamaya başladı. Çünkü insan, en karanlık korkusunu dışarıya vurduğunda, ışığa da yer açar. İşte bu meydan okuyuş onu dinleyen herkesi kendine hayran bıraktı, o “korkuyorum” derken.
***
Montaigne, denemelerinde “Ölüm, hayatın bir parçasıdır; ondan korkmayı bırakmalı, onu anlamalıyız” der. Ama kanser teşhisiyle yüzleşen biri için ölüm, felsefi bir kavram olmaktan çıkar; gündelik hayatın damarına girer, yatağa, ilaca, aynaya siner. Ve işte o an, insanın bu hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şey “umut” olur.
Camus’nün Sisifos[1] Söyleni’nde anlattığı o “taş”, kanserle mücadelenin ruhunda da vardır. Her gün yeniden yuvarlanan, her gün yeniden aşağı düşen bir taş… Ama Camus, Sisifos’un taşını sürerken bile mutlu olabileceğini söyler. Çünkü insan, absürdle yüzleştiğinde bile, yeniden başlama gücü bulabilir. Kanserle mücadelede umuda tutunmak, hayata karşı bir başkaldırıdır. Umut burada bir hayal değil, direnişin ta kendisidir.
Aruoba ise insanın içsel yolculuğundan bahseder; kendi ruhunun sessizliğine kulak vermekten bahseder. Kanserle yüzleşen kişinin çevresi ve doktorları, ona gerçeği dayatmaya çalıştıklarında işte bu sessizliği bozarlar. Oysa insan, kendi gerçeğini kendi yolculuğunda duymalıdır. Ölüm korkusunu taşımak, bir başkasının öğreteceği bir şey değildir. İçsel bir keşiftir.
***
Kanser… bireyde hem biyolojik hem de psikolojik düzeyde yıkıcı bir etki yaratıyor. Ölüm kaygısı, varoluşsal anxiyete’nin en yoğun şekilde deneyimleniyor.
Bu süreçte umudun işlevi, yalnızca iyileşme beklentisi değil; aynı zamanda anxiety’i düzenleme, yaşamı sürdürülebilir kılma ve varoluşu anlamlandırma çabası olur.
İnsan varoluşunun temelinde anxiety vardır. Kierkegaard’dan Heidegger’e, Freud’dan Jung’a kadar pek çok düşünür ve teorisyen, kaygıyı insanın kaçınılmaz kaderi olarak görmüştür. Bu kaygının en yoğun biçimi ise ölüm korkusudur. “Kanser” gibi yaşamı tehdit eden bir sorunla karşılaşmaksa, insanı bu çıplak gerçekle yüz yüze gelmesine neden olur. Böyle bir durumda umut, yalnızca bir iyileşme stratejisi değil, aynı zamanda psikolojik bir savunma ve varoluşsal bir dayanak olarak devreye girer.
Normal koşullarda insan, gelecek planları yaparak ve kendine hedefler koyarak varoluşsal kaygısını dindirmeye çalışır. Ancak bu savunu paradoksal olarak kaygıyı da sürekli tekrarlar; çünkü yeni hedef her gerçekleştiğinde bir sonraki hedefi koyma zorunluluğu doğar. Bu kısır döngü, hayatın anlam arayışını sekteye uğratır.
Kanserle mücadelede ise durum farklı bir boyut kazanır. Burada gelecek planı yalnızca bir kaçınma davranışı değildir; mücadelenin yönetimi için kritik bir araçtır. Diyetine dikkat etmek, tedaviye uyum sağlamak, umut verici küçük hedefler belirlemek, spor yapmak, sosyal hayata katılmaya çalışmak vs. mücadele eden kişiye yaşam enerjisi sağlar. Dolayısıyla doktorlar ya da çevre tarafından “irrasyonel” görünse bile umut, hayatta kalma çabasının en temel bileşenidir.
Umut etmek varoluşumuzun bir parçasıdır. Ona tutunarak varoluşumuza bir anlam bulmaya çalışır, anlamsızlığa, saçmalığa karşı durmaya çalışırız. Sisifos gibi dağın tepesine taşı yuvarlamaya çalışırız.
Kanserle mücadele eden “zaten” umut eder. Umut doğamızda var. Bu yüzden kişiyi besleyen, doktorun verdiği umut değildir; kişinin kendi içinde filizlenen hayalidir. O hayal rasyonel de olabilir irrasyonel de. Camus’nün dediği gibi, insanın absürtle (saçmayla). yüzleştiğinde bile taşını sürmesi gerekir. O taşın adı bazen umut’dur, bazen inanç, bazen de hayal…
Doktorun ve çevrenin görevi nedir? Gerçeği dayatmak mı yoksa umudu kırmamak mı? Peki, gerçek nedir? Doktor ve çevrenin kanserle mücadele eden kişiyle kurduğu ilişkide bir gerçek varsa o da çoğu zaman bakışları kaçıran, paniklemiş dış çevre görüntüsüdür. Kaygılar ve korkularla insanın umudunu elinden almak, ona ölümü iki kez yaşatmaktır. Çünkü kanserle mücadele eden kişi için umut, yaşamın tek gerçeğidir.
Umudu bastırmak, kaygıyla başa çıkma mekanizmasını elinden almak demektir. Jung bireyin bilinçdışının koruyucu sembollerine müdahale edilmemesi gerektiğini düşünür ki ben de böyle düşünürüm. Varoluşçu bakış açısından ise insanın umuda tutunma hakkı, hepimizin ölümle yüzleşme yolculuğumuzun doğal bir parçasıdır.
***
Kanser iletişiminde yaygın olarak kullanılan “birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü evre” gibi sınıflandırmaların doğrudan kişiye ve çevresine bilgilendirmede kullanılmasının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu tür “evreleme” ifadeleri klinik bir tabirdir. Doktorlar için anlamı olan tanımlamalardır. Sorunun derecesini gösterir. Ancak bu klinik tanımlamalar kişilere yansıtıldığında mesele klinik bir derece durumu olmaktan çıkıp, bir algı meselesine, sonrasıyla ilgili bir algı/yargı meselesine dönüşüyor. Bu yargı sonrasında ise bedeninde tümör çıkmış kişilerin zihninde ölümün kaçınılmazlığına ilişkin çıkarımlar oluşuyor. Bu çıkarımlar tedaviye yönelik motivasyonu ve yaşamla kurulan bağı olumsuz etkiliyor.
Hekim “4. evre kansersiniz” derken, ne demek istiyor? “Kısa süre içinde öleceksin” diyorsa, bunu açıkça söylemelidir. “Git, yapmak isteyip yapamadığın şeyleri yap, gezmek istediğin yerleri gör, eksik bıraktığın deneyimleri tamamla, ilişkilerini gözden geçir, ölmek istediği yeri, şekli, sonrasını belirle” deniyorsa bu açıkça söylemeli. Bu denmiyor! Peki ne denmek isteniyor? Güya durumun kritikliğini belirtmek için kullanıyor. Ancak karşı tarafa geçen mesaj bu olmuyor. Bu nedenle klinik kavramsallaştırmadan vazgeçilmesi ve manüplasyon yaratan bu bilgilendirme biçiminden vazgeçilmesi gerek. Bu yaklaşım gerçekçilikten kaçınmak değil, aksine durumun kaygılar korkularla manüple edilmesinin önüne geçmek, gerçekçi olmayan bir tutumun ortaya çıkmasının engellenmesidir.
Bilgilendirme sürecinde odak noktası, kanserli hücrenin varlığı, hangi anatomik bölgeleri etkilediği ve mevcut tedavi seçeneklerinin nesnel bir şekilde aktarılması olmalıdır. Bu yaklaşım, hem tıbbi şeffaflığı korur hem de kişinin kendi sürecine ilişkin öznel anlamlandırmalar yapabilmesine imkân tanır.
Kanserin yalnızca(?) “iyileştirilmesi gereken bir hastalık” olarak tanımlanması sınırlı ve sorunlu bir bakış açısıdır. Fiziksel olarak tümör tamamen ortadan kaldırılsa bile, tümör her zaman tekrarlama ihtimali taşır. Kaldı ki tümörün ortaya çıkması kaygısı herkeste her an ortaya çıkabilecek yaşamın olağan bir durumu haline geldi.. Kanser düşüncesi sadece bedeninde tümör ortaya çıkmış kişilerin sorunu değildir, herkesin sorunudur. Yaşı ilerleyen tüm yetişkinlerin zihninin bir yanında sürekli endişe içerikli bir düşünce olarak ya da aklına gelmesinden kaçınılan bir imge olarak hayatımızda hep var.. yani kanser bedeninizde tümör olsun ya da olmasın hayatımızın bir parçası. Dahası, kanser deneyimi bireyin yaşamında silinmez bir iz bırakır; kişi, kanser sonrası dönemde artık “hiç olmamış gibi” bir hayat sürdüremez. Bu nedenle kanser, yalnızca(?) tedavi edilip geride bırakılacak bir durum değil, bireyin tüm yaşamını yeniden biçimlendiren, onun duygu dünyasını, düşünce kalıplarını ve ilişkilerini dönüştüren, onu yeniden tanımlayan bir süreç olarak görülmelidir.
Bu bağlamda kanserle yaşamak, iflas etmiş bir bireyin yokluk içinde yaşamaya çalışması, çocuğu intihar etmiş bir babanın yaşamına devam etmeye çalışması, engelli bir annenin tüm hayatını çocuğuyla ilişkisiyle örmesi ya da organını kaybetmiş birinin yaşamını yeniden düzenlemesi gibi; travmatik, geri dönüşü olmayan ve birlikte yaşamayı gerektiren bir olgu olarak ele alınmalıdır. Otistik ve down doğum oranları her geçen yıl artıyor.. kanser her geçen yıl daha sık görülüyor.. Bu, yaşam biçimimizin bizi kaçınılmaz olarak getirdiği bir yer.
Kanser, travmatik tüm yaşam sorunları gibi; birey için bir yandan baş edilmesi gereken zorlu bir gerçeklik, diğer yandan kendini yeniden keşfetme, duygularını tanıma ve yaşamla ilişkiyi dönüştürme süreci olarak değerlendirilmesi gerekir.
[1] Yunan mitolojisinde Sisifos, Korint’in (Ephyra) kralıdır. Tanrılara karşı kurnazlıkları ve ölümü aldatma girişimi nedeniyle cezalandırılır. Ceza olarak dev bir kayayı dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkûm edilir; fakat kaya her seferinde zirveye yaklaştığında geri düşer. Bu sonsuz döngü, insan emeğinin ve mücadelesinin anlamsızlığını simgeler. Albert Camus, Sisifos Söyleni (1942) adlı eserinde bu miti “absürd” yaşamın metaforu olarak yorumlar: İnsan her şeye rağmen yaşamı seçmeli, Sisifos’u mutlu hayal etmelidir.