EŞCİNSEL İLİŞKİLERDE BAĞLANMA SORUNLARI

EŞCİNSEL İLİŞKİLERDE “BAĞLANMA” SORUNLARI
Onunla çok erken yaşlarda tanıştım… O günlerde kimliği sisli bir aynaya benziyordu; bakıyor ama kendini seçemiyordu. Ne tam bir inkâr ne de tam bir kabul… Gri bir sınır çizgisinde yaşıyordu. Bir kız arkadaşı vardı ama ona yaklaşmıyor, yakınlığını erkeklerde arıyordu. Yine de bunları yalnızca “cinsellik” diye adlandırıyordu. Sanki duygusal bağa uzanan köprüleri bilinçli olarak yıkıyor, yerine geçici ilişkilerden yapılmış geçitler kuruyordu. Uygulamalardan birileriyle tanışıyor, hızla buluşuyor, birlikte oluyor ve ertesi gün başka birine geçiyordu. Her karşılaşma, yalnızlığına vurduğu morfin gibiydi: ağrıyı dindiriyor ama yarayı hiç kapatmıyordu!..
Yıllar içinde, ağır ağır, eşcinsel olduğunu kabullendi. Kadınlarla flört etmeyi bıraktı çünkü aslında düşündüğü gibi biseksüel değildi. Lakin bu kabul, ona özgürlük getirmedi. Davranışlarındaki döngüler tekrar ediyordu: bağlayıcı bir ilişki yerine kısa süreli karşılaşmalar, çoğunlukla heteroseksüel ve dominant erkeklerle yaşanan tekinsiz deneyimler. Sanki kırılganlığını onların sert kabuklarında saklıyordu!..
Uzun yıllar boyunca aynı sorunun cevabını aradık: Aradığı şey yalnızca cinsellik miydi, yoksa bağlanma ihtiyacının patolojik bir tekrarı mıydı yaşadıkları? Ve bir noktada kabullendi “Ben aslında bağlanmak istiyorum.” Yıllarca bastırdığı arayış, ilk kez dile gelmiş oldu.
Ama korkular, kolayca pes eden düşmanlar değildir. Ne zaman zorlansa, hayalet gibi geri dönüyorlar: “Ya ailem duyarsa, ya çevrem öğrenirse?” Böyle anlarda hızla bir evlilik hayaline sığınıyor. Bir kadınla evlenip çocuk sahibi olursa, eşcinsel kimliği görünmez olur sanıyor. Bu yalnızca zihninde değil, gündelik hayatında da iz bırakıyor. Gün boyu davranışlarının eşcinsel kimliğini ele vereceğinden korkuyor. Yumuşaklığın her tonunu siliyor; onun yerine abartılı bir “erkeklik maskesi” takınıyor. Kaba sözler, kadınlarla yapılan cinsellik esprileri, sert erkeksi kıyafetler, ağır adımlar… O kadar çok altını çiziyor ki sahnelediği erkeklik sonunda kendisine yabancı bir kişiliğe dönüşüyor. Hoşlandığı bir erkek gördüğünde hızla geri çekiliyor; arzunun saf halini bile tehdit gibi algılıyor. Gündelik hayatta tanıyıp hoşlandığı her erkekten korkup kaçınırken, uygulamalardan tanıdığı erkeklerle tenini paylaşacak kadar yakınlaşıyor!..
Bütün bunlar, aslında ne kadar köşeye sıkıştığını gösteriyor. Kendi gerçeğini gömmeye çalıştıkça, bağlanma yollarını tıkıyor. Bir kafesteymiş gibi: demir parmaklıklar dışarıdan değil, içeriden örülmüş gibi. Kendisiyle barışmadıkça, başkasına yaklaşma imkânı da kalmıyor…
Onunla geçen yıllar bana şunu öğretti:
Bağlanma yalnızca diğerine uzanmak değildir, önce kendi gölgesine el uzatmasıdır insanın. Çünkü bağlanma, bir başkasının elini tutmadan önce kendi elini sıkıca kavrayabilme cesaretidir, o eli kavrayabilmesidir…
Onun hikâyesi, bana hâlâ, insan ruhunun ne kadar sancılı ama bir o kadar da büyüleyici patikalardan geçtiğini tekrar tekrar anlatıyor.
***
Çocuklukta yaşanan reddedilme, gizlenme baskısı ve toplumsal dışlanma, güvenli bağlanmanın gelişimini olumsuz etkiler. Uluslararası araştırmalar, eşcinsel bireylerde kaçıngan ve kaygılı bağlanma örüntülerinin heteroseksüellere kıyasla daha yaygın olduğunu gösteriyor. Türkiye’de ise yasal olarak tanınmama, sosyal görünmezlik ve psikolojik destek sistemlerinin zayıflığı, eşcinsel ilişkilerde bağlanma sorunlarını daha da derinleştiriyor. Bu sorunlar eşcinsel ilişkilerde sadakat, cinsellik ve ilişki sürekliliği gibi meseleleri farklı dinamiklerle şekillendiriyor.
Bağlanma kuramı, bireylerin erken çocuklukta bakım verenleriyle kurduğu ilişkilerin, ileriki yaşamda yakın ilişkilerdeki davranış ve duygusal örüntüler üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyar. Güvenli bağlanma, sağlıklı ve sürdürülebilir ilişkilerin temelidir.
Eşcinsel bireyler ise sıklıkla heteroseksüel normlar üzerine kurulu bir toplumda büyürken reddedilme, gizlenme baskısı, duygusal izolasyon ve travmatik dışlanmalarla karşı karşıya kalırlar. Bu durum, güvenli bağlanmanın gelişmesini zorlaştırır. Türkiye özelinde eşcinsel ilişkilerin yasal ve toplumsal olarak tanınmaması, görünürlük eksikliği ve sosyal destek yetersizliği, bu zorlukları daha da koyulaştırmaktadır.
Bağlanma Kuramı Açısından Eşcinsellik
Güvenli bağlanma, bakım verenin çocuğun ihtiyaçlarına tutarlı ve duyarlı şekilde karşılık vermesiyle gelişir. Ancak reddedici veya tutarsız ebeveynlik, güvensiz bağlanma stillerine yol açar:
– Kaygılı bağlanma: Terk edilme korkusu, aşırı onay arayışı ve ilişkiye yapışma eğilimi.
– Kaçıngan bağlanma: Duygusal yakınlıktan kaçınma, bağımsızlığı aşırı koruma ve
mesafeli ilişkiler.
Uluslararası araştırmalar, eşcinsel bireylerde bu iki güvensiz bağlanma stilinin heteroseksüellere göre daha sık görüldüğünü göstermektedir. Bir başka çalışma ise eşcinsel erkeklerin bağlanma örüntülerinin heteroseksüellere kıyasla daha yüksek oranda kaçıngan ve kaygılı bağlanma özellikleri taşıdığı saptamıştır.
2020 yılında Avrupa’da yapılan geniş bir araştırmada, eşcinsel erkeklerin ilişkilerinde yakınlıktan korkma, ilişkiyi sürdürememe ve bağımsızlık ihtiyacını aşırı koruma gibi örüntüler gösterdiği tespit edilmiştir. Bu bulgular, bağlanma sorunlarının yönelimden değil, toplumsal ve ailevi deneyimlerden kaynaklandığını açıkça göstermektedir.
İlişki Sürekliliği ve Sadakat Dinamikleri
Araştırmalar, eşcinsel ilişkilerin heteroseksüel ilişkilere kıyasla ortalama olarak daha kısa sürdüğünü göstermektedir. ABD’de yapılan bir çalışmada eşcinsel erkek çiftlerin ortalama ilişki süresi 4-7 yıl arasında bulunmuştur[1]. Heteroseksüel ilişkilerde bu süre 20 yılın üstündedir. Türkiye’de yasal tanınmama, gizlilik ve sosyal destek eksikliği gibi nedenlerle bu sürenin daha da kısa olması muhtemeldir ki benim gözlemlerim de bunu destekliyor.
Sadakat konusu ise eşcinsel ilişkilerde farklı bir boyut taşır. Araştırmalar heteroseksüel çiftlerde sadakatsizlik oranını %15- 25 arası bulurken, eşcinsel erkek çiftlerde bu oran %50’nin üzerindedir.[2] Lezbiyen çiftlerde ise sadakat düzeyinin heteroseksüellerle benzer hatta zaman zaman daha yüksek olduğu bulunmuştur.[3] Bu durum, erkek eşcinsel ilişkilerinde sadakatsizlik oranlarının daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Türkiye’deki eşcinsellerde sadakatsizlik oranının çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum, gözlemlerim böyle ancak bu gözlemimi doğrulayacak bir araştırma bulgusu yok. Çünkü konu üstünde çalışılmamış.
Sadakatsizlik oranlarının heteroseksüellere göre çok daha yüksek olmasının nedenleri:
- Bağlanma sorunları ve yakınlıktan kaçınma
- Toplumsal normların belirsizliği ve yasal olarak tanınmama
- Cinselliğin daha açık şekilde yaşanması
- Açık ilişki kültürünün yaygınlığı
Sadakatsizlik oranları, eşcinsellerin bağlanamaz olduğu şeklinde yanlış bir yargıya
yol açmamalıdır. Bu durum, bireysel patolojilerden çok toplumsal koşullar ve ilişki
normlarının eksikliği ile ilişkilidir.
***
Psikodinamik Perspektif: Heteroseksüel Erkeklere Yönelik Arzu Eşcinsel erkekler arasında, özellikle pasif rolde olan bireylerde sık görülmektedir. Bu durum yalnızca cinsel bir yönelim değil, aynı zamanda psikodinamik bir süreçtir. Bağlanma sorununun en açık göstergelerinden biridir bu yönelim; kendisini bağlanmak için seçenek olarak görmeyene arzu duyma.
- Fantezi ve erişilemeyen figür:
– Heteroseksüel erkek, ulaşılması zor, reddedici ve güçlü bir figür olarak idealize
edilir. Bu arzu, çocuklukta yaşanan reddedici baba figürü veya karşılıksız sevgi arayışının
tekrar sahnelenmesinden kaynaklanıyor olabilir.
- Kimlik çatışması ve içselleştirilmiş homofobi:
– Bazı pasif eşcinsel erkekler, kendi eşcinselliklerini tam olarak kabul etmezler. Heteroseksüel bir erkekle ilişki, kendi yönelimini kadınsılık rolü üzerinden maskeler.
- Bağlanma kuramı açısından:
– Kaygılı bağlanan bireyler, kendilerini reddeden, soğuk ve ulaşılmaz partnerlere çekilirler. Heteroseksüel erkek, bu bağlamda ulaşılamayan baba figürünün temsilidir. Bu dinamik, eşcinsel ilişkilerde bağlanmanın kırılgan yapısını anlamak açısından önemli bir göstergedir.
Türkiye Bağlamında Literatür Eksikliği
Türkiye’de eşcinsel bireylerin bağlanma stillerini ve ilişkisel dinamiklerini psikolojik bağlamda ele alan çalışma neredeyse yoktur. Var olan literatürse çoğunlukla heteroseksüel bireylerin deneyimlerine odaklanmaktadır. Eşcinsel ilişkiler ya yalnızca sosyolojik düzlemde ya da HIV ve depresyon gibi klinik psikopatolojiler bağlamında ele alınmaktadır. Vaka anlatıları, klinik gözlemler ve niteliksel araştırmalar büyük bir boşluk alanıdır. Bu durum, eşcinsel bireylerin ilişkilerinin yalnızca cinsellik ya da sorun üzerinden temsil edilmesine yol açmakta ve bağlanma gibi karmaşık psikolojik süreçlerin görünmez kalmasına neden olmaktadır.
Sonuç olarak, eşcinsel bireylerde bağlanma sorunları, yönelimden değil, toplumsal baskı, çocukluk travmaları ve yasal tanınmama gibi çevresel faktörlerden kaynaklanmaktadır. Araştırma bulguları ve klinik gözlemler, eşcinsel bireylerde kaçıngan ve kaygılı bağlanmanın heteroseksüellere göre daha yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, ilişkilerin sürekliliğini ve sadakat dinamiklerini de etkilemektedir. Türkiye’de ise bu alandaki yerli çalışmaların eksikliği, hem klinik uygulamalar hem de akademik literatür açısından önemli bir boşluk yaratmaktadır.
[1] Patterson, 2013.
2 Laumann ve arkadaşları (1994),
[3] Williams (2006)