BİTMEYEN KAYGI

İnsan her zaman kaygılıydı.
Ama hiçbir zaman bugünkü gibi kaygıyla yaşamadı.
İlkel insan, karanlıkta bir hışırtı duyduğunda kaygılanırdı;
ya bir yırtıcı vardı ya da yoktu.. Tehlike somuttu, zamansal olarak sınırlıydı ve bedeni tehlike geçer geçmez eski dengesine dönebiliyordu.
Kaygı o zamanlar, hayatta kalmaya hizmet eden bir uyarı sistemiydi. Bugün ise endişe; hayatta kalmaktan çok hayatta kalamama ihtimaline dair bir “iç ses” gibi işliyor.
Modern insanın kaygısı artık “dışarıdan” değil, “içeriden” geliyor.
Sanayileşme, kentleşme, kapitalizm ve sekülerleşme ile birlikte insan için tehlike “görünmez” hale geldi. Açlık, savaş ve hastalık yerini; işini kaybetme ihtimaline, geri kalma korkusuna, yeterince iyi olamama endişesine bıraktı.
İnsan beyni somut tehditlere karşı evrimleşti, gelişti; ancak bugün “olasılıklar dünyasında” kapanmayı bilmiyor. Çünkü “endişe nesnesi olasılıklar” hiç bitmiyor.
Eskiden kaygı bir olaydı; bugünse bir hal durumu.
Üstelik modern kaygı zamansız. Tehlike “şimdi”de değil; biraz sonrada. Bu yüzden insan bedeni hiçbir zaman gevşeyemez oldu, insan beyni kendini kapayamaz oldu.. Kortizol düşmez, sistem kapanmaz, alarm susmaz oldu. İnsan artık tehlike anında değil; tehlike ihtimaliyle yaşar oldu. Kaygı artık bir uyarı değil, insanın evi oldu.
Sekülerleşme insanı kader fikrinden özgürleştirdi; ama başarısızlığın tüm yükünü de bireyin omuzuna bıraktı.. Eskiden “böyle olması gerekiyordu” denilen şeyler, bugün “demek ki ben yetersizim” e dönüştü: Kaygı yalnızca bir duygu olmaktan çıktı; yetersizlik hissinin mekanı oldu.
Bu yüzden modern insan, pre-modern insan gibi sadece korkmuyor; korktuğu şeyle ilgili kendini de suçluyor.
Dijitalleşme çağı sürekli uyarılan bir sinir sistemini yarattı, insan beklemeyi öğrenemez oldu. Bildirimler, kıyaslar, görünme yarışı; beynin ödül ve dikkat sistemlerini paramparça etti. Boşluk tolere edilemez, sessizlik tahammül edilemez olur. Dikkat dağınıklığı, yalnızca bireysel bir sorun değil; çağın normu haline geldi.
Terapi odamda gördüğüm şey tam da bu: İnsanlar artık başlarına kötü bir şeyin gelmesinden değil, kendilerinin kötü biri olmasından kaygılanıyor. Yetersiz, eksik, geç kalmış, yanlış bir hayat sürmüş olmaktan korkuyorlar. Bu kaygı, narsistik savunmaları, obsesif kontrolü, kaçınmayı, dissosiyatif savunmaları ortaya çıkarıyor. Savunmalar arttı, pre-modern insana göre çok daha kompleks hale geldi; çünkü tehdit belirsiz, sürekli ve içsel.
“Modern kaygı”, insanın dış dünyayla değil; iç dünyasıyla savaşıdır.
Bu nedenle bugünün kaygısı, geleceği öngörmek değil, geleceği abartmaktır.
Beyin en kötü senaryo ustasıdır ama bu kötü senaryoların hayatta karşılığı yoktur. Ve fakat yine de insan, o olasılıkları gerçekmiş gibi yaşar: Çünkü modern dünyada acı, yaşanmadan önce de yaşanabilmektedir.
Bir ruhsal bozukluklar evreninde yaşıyor değiliz; yaşadığımız Modern Kaygıdır.
Modern Kaygı; insan beyninin evrimsel gelişimi ile çağın talepleri arasındaki uyumsuzluğun duygusal bedelidir.