BİRİKTİRMEK, GÜVENDE HİSSETMEK VE BİTMEYEN KAYGI

Uzun yıllardır tanıdığım danışanlarım var. Zaman zaman hayatın kriz noktalarında yollarımız kesişir, bir araya geliriz. Bu insanlar, yıllar içinde sadece danışanım değil, aynı zamanda insan ruhunu anlamam için bana eşsiz bir pencere açan rehberim olurlar.
Bunlardan biriyle geçtiğimiz günlerde yine oturduk. Yirmi yılı aşkın süredir tanıyorum. Hayatı boyunca ekonomi, gelecek ve güvenlik kaygıları yaşadı. Son görüşmemizde yine bu konuya geldi konu. Bana hayalinden bahsetti.
Almak istediği bir villa varmış. Bir de dükkan. Onları alıp kiraya verdiğinde, sabit bir gelir sağlayacağını, kendini artık güvende hissedeceğini, mevcut işini bırakacağını söyledi. Hayatı huzura erecekti. Zihninde bunlar gerçekleşmiş gibi, planları tamamlanmış gibi yaşıyordu. “Bunlar olunca” diyordu, “artık içim rahat edecek.”
Dedim ki
“Yirmi sene önce de seninle konuştuğumuzda benzer şeyler söylüyordun. O zaman bunların hiçbirine sahip değildin. Ne araban vardı, ne evin, ne de bugünkü iş düzenin. Şimdi iki evin, bir dükkanın, arsan, iki araban var. Üstelik gelirin ortalamanın çok üstünde. Peki, bütün bunlar senin kaygını dindirdi mi?”
Bir an durdu, düşündü.
“Hayır,” dedi. “Hatta o günlere göre daha da kaygılıyım bugün!”
Yıllardır gözlemlediğim bir gerçek beni bir kez daha onaylıyordu: Para ve mal biriktirmek, ekonomik kaygıyı dindirmiyor. Tam tersine, çoğu zaman kaygıyı daha da derinleştiriyor.
Kaygının Doğası: Ekonomi mi, Varoluş mu?
İlk bakışta bu kaygı tamamen ekonomik gibi görünüyor. “Ya işimi kaybedersem?”, “ya param biterse?”, “ya yarın hastalanırsam?” soruları, çok gerçekçi görünüyor. Yıllar içinde kendi hayatımdan da fark ettim ki bu kaygıların önemli bir kısmı ekonominin kendisiyle değil, insanın iç dünyasıyla ilgili.
Çünkü kişi, kaygısını yatıştırmak için ne kadar biriktirirse biriktirsin, içsel boşluk dinmiyor, değişmiyor. Bugün villa hayali kuran kişi, o villaya sahip olduğunda kendini bir süre rahatlamış hissetse de kısa zaman sonra bu güvenlik duygusu eriyor, yerini yeni kaygılar alıyor: “Ya bu gelir yetmezse?”, “Ya kriz çıkarsa?”, “Ya çocuklarım gelecekte zorluk yaşarsa?”
Suya düşen taşın yarattığı halkalar gibi yayılıyor kaygılar.. her çözüm yeni bir sorunu doğuruyor.
Aslında burada karşımıza çıkan şey, kaygıdan kaçınmak için geliştirilen bir davranışın kendisinin kaygıyı beslemeye başlamasıdır. Kaygıdan kaçmak için biriktiririz. Fakat biriktirdikçe, kaygı bir gölge gibi peşimizi bırakmaz.
Biriktirmenin Simgesel Dünyası
Psikanalitik düşünceye göre para, yalnızca bir alışveriş aracı değildir. Paranın bir de “içsel” anlamı var
Para, güçtür. Para, kontrol duygusudur. Bazen sevgi, bazen değerli hissetmenin sembolüdür. Biriktirmekse bu sembolik anlamları düzenlemek, bir çeşit “içsel boşluğu doldurmak” için yapılan bir eylemdir.
İçinde kaygı, eksiklik ya da yalnızlık olan biri, parayı bir “dışsal güvenlik deposu” gibi görür. “Burada ne kadar çok olursa, içim o kadar rahat olur” diye inanır. Fakat bu depo hiçbir zaman tam dolmaz. Dolu olsa bile, içsel boşluk kapanmaz.
Böylece kişi, sürekli daha fazla biriktirmek zorunda hisseder. Susuzluğunu deniz suyuyla gidermeye çalışmak gibi içtikçe susuzluğu artar.
Biriktirme ve Erkeklik İlişkisi
Biriktirme davranışını, özellikle para ve mülk biriktirme şeklinde olanını, danışanlarım arasında daha çok erkeklerde görüyorum. Kadınlarda daha farklı bir dinamikle karşılaşıyorum.
Erkeklerin para ve mülk biriktirme davranışında, toplumsal rollerin ve erkeklik algısının önemli bir etkisi var. Geleneksel olarak erkek, ailenin “koruyucusu”, “sağlayıcısı”, “güç kaynağı” olarak görülür. Bu rol, erkeğin iç dünyasında ağır bir baskı yaratır.
Bu baskı, bazı erkeklerde “her zaman daha fazlasına sahip olmalıyım” şeklinde bir zorunluluk hissine dönüşür. Villa, arsa, dükkan, araba… Bu erkekler için bunlar artık sadece maddi şeyler değildir. Aynı zamanda “erkeklik performansının” ölçütüdür.
Erkek, bu birikimler sayesinde hem kendine hem çevresine şunu söyler:
“Ben güçlüyüm. Ben güvende tutabilirim. Ben eksik değilim.”
Lakin gerçek şu ki, insan ruhunun eksiklik duygusu maddi şeylerle kapanmaz. Parayla satın alınan güvenlik, ruhun derinliklerindeki güvensizliği iyileştiremez. Bu nedenle biriktirme devam eder, ama kaygı hiç eksilmez.
Psikolojik araştırmalar da bunu destekliyor. Bazı çalışmalar, erkeklerin parayı daha çok güç ve statüyle ilişkilendirdiğini, kadınların ise daha çok güvenlik ve ilişkisel bağlamda düşündüğünü gösteriyor. Erkekler, biriktirerek kendi kimliklerini ve değerlerini kanıtlamaya çalışıyor; kadınlar ise genellikle paylaşma ve koruma odaklı bir tutum sergiliyor.
Bu fark, kültürün ve toplumsal rollerin ruhsal süreçlere nasıl işlediğinin önemli bir göstergesi.
Kısır Döngü: Kaygıdan Kaçarken Kaygıya Tutulmak
Danışanımın öyküsü, tam da bu kısır döngüyü gösteriyor. Yirmi yıl önce hayal bile edemeyeceği bir servete sahip oldu. Fakat ruhundaki kaygı hiç azalmadı.
Biriktirme, ona geçici bir rahatlama sağladı. Ama kaygının köküne dokunmadı. O kök, çok daha derinlerde, varoluşun belirsizliğinde, hayatın kontrol edilemeyen akışında saklıydı.
İşte bu yüzden, biriktirme ne kadar artarsa artsın, kaygı hep yeniden doğdu. Yeni planlar, yeni hedefler, yeni korkularla kendini yeniden tanımladı…
Ekonomik kaygıyı dindirmek için önce “ekonominin ötesine” bakmak gerek.
Bazen mesele para değildir. Mesele, paranın temsil ettiği şeylerdir: güç, değer, kontrol, sevgi, kabul.
Bunlar görülmeden, sadece biriktirerek kaygıyı susturmaya çalışmak, kör kuyunun içine su dökmek gibidir.. Kuyunun dibi yoktur.
Biriktirmek mi, Anlam Aramak mı?
Ekonomik kaygıyı parayla dindirmek, hastalığın ateşini kırmak için sürekli soğuk su içmeye benzer. O an için bir serinlik verir, ama hastalığı iyileştirmez.
Danışanımın 20 yıllık yolculuğu biriktirmenin kaygının ilacı olmadığını gösteriyor. Belki de asıl mesele, kaygının kendisiyle yüzleşmek, onun köklerini anlamak.
Biriktirmek, erkeklik performansının bir parçası olarak içselleştirilmiş bir davranış olabilir. Ama gerçek güvenlik, içsel bir süreçtir.
Villa, arsa, araba… Bunların hiçbiri, ruhun eksikliğini doldurmaz. Hiçbir nesne özneyle kurulan ilişkide hissedilen duyguların yerini alamaz. Hiçbir nesne özneyle kurulacak ilişkideki duyguları satın alamaz. Danışanım için belki de güvenliği dışarıda değil, içinde aramanın zamanı gelmiştir.
Çünkü kaygının en büyük düşmanı, para değil, anlamdır.
Ve anlam, biriktirilmez; yaşanır.