Masumiyetin En Tehlikeli Hali: HAKLILIK

İLİŞKİNİN KATİLİ
1. Haklı Olmak Neden Bu Kadar Rahatlatır?
Haklılık bir duygu değil, bir konumdur. İçsel karmaşayı düzenler. Suçluluğu azaltır. Belirsizliği keser.
Haklı olma çabasının/ihtiyacının hem psikolojik hem felsefi boyutu var. “Haklı olmak neden bu kadar rahatlatır?” sorusu aslında insanın kendini güven altına alma ihtiyacıyla çok ilgilidir.
Haklı olmak, kişinin kendini psikolojik olarak savunmasını sağlar. Bir tartışmada haklı olduğunuzu düşündüğünüzde, kendinizi bir tehditten korunaklı hissedersiniz: “Ben doğruyum, sen yanlışsın” demek, olası olarak hissedeceği suçluluk, utanç veya eleştiri duygusunu azaltır. Bu rahatlama, beynin “güvende” olduğunu hissetmesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Haklı olmak, çoğu zaman suçluluk duygusuna karşı bir kalkan işlevi görür. İnsan içsel olarak yaptığı hataları ya da yetersizlikleri fark ettiğinde rahatsızlık hisseder; haklılık duygusu bu rahatsızlığı bastırır. Kısaca, haklı olmak, “bunu yapmam yanlış değildi” diyerek içsel çatışmayı yatıştırır.
“Haklı olmak, kişinin dünyayı kontrol edebildiği” yanılsamasını güçlendirir. “Haklıyım, bu mantıklı” hissi, kaotik veya belirsiz durumlarda kişiye bir tür düzen ve öngörü sunar. İnsan, belirsizlikle baş etmek yerine “haklılık üzerinden bir güvenlik alanı” yaratır.
Haklı olmak, çoğu zaman bilinçaltında bir övgü ve onay ihtiyacını da karşılar. Haklı olduğunuzda, hem kendinizi hem başkalarını ikna edebilirsiniz. Bu da ego için bir “ödül” gibidir; rahatlama ve kendine dönük olumlama sağlar.
Haklı olma hissi, tartışmalar veya çatışmalar sırasında zihinsel ve duygusal enerjiyi korur. Eğer “ben haklıyım” denebilirse, düşünsel olarak kendinizi savunmak için sürekli kanıt arama zorunluluğu azalır. Bu da beynin bir rahatlama tepkisi vermesini sağlar.
Haklı olmak, toplum tarafından onaylanmış normlarla uyumlu olduğumuzu hissettirir. Kültürel olarak haklı olmanın güvenli, kabul gören ve “doğru” bir yol olduğu öğretilir. Bu nedenle, haklılık sadece bireysel bir psikolojik rahatlama değil, aynı zamanda sosyal bir güvence de sağlar.
Özetle, haklı olmanın verdiği rahatlama, çoğu zaman suçluluk ve belirsizlikten korunma, kontrol ve ego tatminisağlama, duygusal enerji tasarrufu ve toplumsal onay alma işlevlerinden kaynaklanır. Bu rahatlama yüzeyde çok hoş gelse de, uzun vadede ilişkilerde çatışmayı artırabilir ve kişiyi esnek olmaktan alıkoyar.
Haklılık çoğu zaman öğrenilmiş bir davranış ve erken dönem ilişkilerden (0-6 birincil aile ilişkileri) kaynaklanan bir “hayatta kalma stratejisi” olarak ortaya çıkar. Çocuklukta, özellikle eleştirel veya yargılayıcı ebeveynlerle büyüyen bireyler, yanlış yapmaktan kaynaklanan utanç veya cezadan kaçınmak için “haklı” olmayı öğrenirler.
Haklılık, bir tür psikolojik kalkandır: “Yanlış yaparsam beni sevmezler veya cezalandırırlar; haklı olursam korunurum.”
Bu süreç zamanla otomatikleşir; yetişkinlikte, haklı olmak artık sadece çatışmalarda kendini savunmak değil, aynı zamanda içsel huzuru sağlamak için de devreye girer.
Ebeveynle kurulan ilişki…
Ebeveynle ilişki, haklılık davranışının temel kaynaklarından biridir. Özellikle: Eleştirel ebeveyn karşısında çocuk, kendini sürekli doğruyu yapmak ve haklı çıkmak zorunda hisseder. Bu, kendine güven ve dış kabul için bir koşul haline gelir.
Duygusal olarak tutarsız ebeveyn karşısındaki çocuklar için, sevgi ve onay belirsiz olduğunda, haklılık bir strateji haline gelir; doğruyu yapmak veya savunmak, sevgi kazanmanın bir yolu gibi algılanır.
Aşırı korumacı ebeveyn karşısında çocuk, haklı olmayı bir güç olarak öğrenir; çünkü haklılık sayesinde kararları ve sınırları kontrol edebileceğini keşfeder.
Kısaca, ebeveynle ilişkide haklı olmayı deneyimlemek, çocuğun içsel dünyasında güvenlik ve onay mekanizması olarak yerleşir. “Bu da yetişkinlikte haklılığa karşı duyulan ihtiyacı güçlendirir.”
Haklı olma ihtiyacı çoğu zaman içselleştirilmiş ebeveyn sesi ile beslenir: “Bunu yaparsan yanlış olur, haklı olmalısın.” Bu ses, bireyin kendi yargısını sürekli haklılık üzerine kurmasına ve esnekliğini kaybetmesine neden olur.
Özetle, haklılık sadece bireysel bir savunma mekanizması değil, aynı zamanda erken deneyimlerle öğrenilmiş, içselleştirilmiş bir stratejidir. Çocuklukta ebeveynle kurulan ilişki biçimi, haklı olma ihtiyacının yoğunluğunu ve tarzını belirler.
2.Haklılık ve İçsel Kırılganlık
Haklılık çoğu zaman güçten değil, incinmişlikten doğar. Bir insan kendini ne kadar haklı hissediyorsa, çoğu zaman o kadar kırılmıştır. Ama kırılganlık görünmek istemez. Çünkü kırılgan olmak savunmasız olmaktır.
“Canım yandı” demek zordur.
“Sen yanlış yaptın” demek daha kolaydır.
Bu açıdan haklılık, kırılganlığın üzerine çekilmiş bir zırh gibidir. İçeride utanç, değersizlik ya da terk edilme korkusu varken, dışarıda netlik ve kesinlik vardır. Haklılık belirsizliği ortadan kaldırır. Kırılganlık ise belirsizlikle doludur.
Birisi bizi incittiğinde aslında iki şey olur: Birincisi canımız yanar. İkincisi o can yanmasını taşımakta zorlanırız.. İşte bu noktada haklılık devreye girer. Çünkü haklı olduğumuzda karmaşa azalır. Acı, öfkeye dönüşür. Öfke daha taşınabilirbir duygudur. Kırılganlık ise insana kendini zayıf, güçsüz hissettirir.
Haklılık hatayı büyütür. Bu yüzden birçok insan, incindiğini fark etmek yerine karşı tarafın hatasına odaklanır. Çünkü incinmiş olmak güçsüz hissettirir; haklı olmak güçlü.
Oysa haklılık çoğu zaman yaralı bir benliğin savunmasıdır. Kişi kendi içindeki değersizlik temasına dokunmamak için dışarıdaki hatayı büyütür. Kendi eksikliğine bakmamak için karşı tarafın yanlışını büyütür. Kendi kırılganlığıyla yüzleşmemek için kesin doğrulara sığınır. Bu noktada haklılık, ahlaki bir üstünlük değil; duygusal korunma biçimidir.
Ama bu korunma, temasın önüne geçtiğinde, kişi kendi acısıyla temasını da kaybeder. Çünkü haklılık insanı haklı çıkarır; ama iyileştirmez.
Haklılık çoğu zaman görünür bir öfkeyle gelir; ama arka planda çoğu zaman utanç vardır. Utanç, insanın kendi değeriyle ilgili bir sarsıntıdır.
“Yetersiz miyim?”
“Yanlış mı yaptım?”
“Beni istemeyecek mi?”
Bu sorular duygusal açıdan kabulü zor sorulardır. Haklılık bu soruları susturur, içerideki zorlanmayı bastırır. Çünkü haklı olduğumuzda utanç geri çekilir. Artık eksik olan biz değilizdir; hatalı olan karşı taraftır. Haklılık, utancı dışarı yönlendirmenin bir yoludur.
Haklılık aynı zamanda değersizlik hissine karşı da bir savunmadır. İçeride “yeterince görülmüyorum”, “önemsenmiyorum”, “değerim bilinmiyor” gibi bir his varsa, kişi bunu doğrudan dile getirmekte zorlanabilir. Bunun yerine, karşı tarafın hatalarına odaklanır.
“Bana böyle davranamazsın.”
“Buna hakkın yok.”
“Bu yaptığın yanlış.”
Bu cümlelerin altında görünmeyen şu cümle vardır:
“Ben değerliyim. Beni incitmemelisin.”
Değersizlik hissiyle doğrudan temas etmek, bu duyguyu direkt olarak almak/hissetmek kırıcıdır, acıtıcıdır. Haklılık ise daha düzenlidir, daha güçlüdür.
Haklılık kontrol duygusunu da besler. Kırılganlık kontrol kaybı hissi yaratır. İlişki belirsizdir. Karşı tarafın ne yapacağı bilinmez. Haklılık ise bir zemin sunar: Doğru bellidir. Yanlış bellidir. Pozisyon nettir. Bu netlik kişiye psikolojik bir kontrol hissi verir.
Kişiler çoğu zaman ilişkinin duygusal karmaşasını yönetemediğinde, ahlaki bir çerçeve kurarak kendini düzenlerler. Bu çerçeve bazen gerçeklikten çok, kişinin içsel kaosunu sakinleştirmeye hizmet eder. Bu nedenle haklılık çoğu zaman güçlü bir benliğin değil; utançtan, değersizlikten ve kontrol kaybından korunmaya çalışan bir benliğin tercihidir.
“Haklı olduğum her an gerçekten güçlü müyüm, yoksa bir yerimi mi saklıyorum?”
3. Suçluluğa Karşı Savunma: Haklılık
Haklılık bir zırhtır. Yanlış yapmış olma ihtimalini ortadan kaldırır. Sorumluluk payını görünmez kılar. Tam bu noktada mesele daha karmaşık/girift bir hal alır; çünkü suçluluk, haklılığın en sessiz düşmanıdır.
Şimdi düşünelim: Bir insan neden haklılık pozisyonuna bu kadar sıkı tutunur? Çünkü çoğu zaman arkasında/alternatifinde suçluluk vardır (haklı değilse haksızdır, yani suçludur). Ve suçluluk taşınması zor bir duygudur. Çünkü bu duygu sevilmemeyle, terkedilmeyle, yalnızlıkla bağlantılıdır ve kaygı yaratır.
Suçluluk, kişinin kendi katkısını görmesiyle başlar.
“Ben de bir şey yaptım.”
“Benim de katkım var.”
“Ben de incittim.”
Bu cümleleri kurmak, kabullenmek zordur. Çünkü suçluluk sadece davranışla ilgili değil, kimlikle de ilgilidir. Kişi yanlış yaptığını kabul ettiğinde, “iyi benlik” imajı sarsılır. Kendini iyi bir olarak görememek sarsıcı bir duygudur. Haklılık burada devreye girer.
“Haklı olduğum sürece suçlu değilim.”
“Haklı olduğum sürece vicdanım rahat.”
Bu nedenle haklılık, suçluluğun yarattığı içsel gerilimi azaltır…
İlişkilerde çatışma nadiren tek taraflıdır. Ama haklılık, karmaşık olanı sadeleştirir.
“Ben doğruydum, o yanlış yaptı.”
Bu cümle, ilişkiyi anlamayı kolaylaştırır. Ama gerçeği basitleştirir. Bu basitlik doğal olarak gerçekten olanı anlamada perde olur. Bu nedenle ilişkide kendi payını görmek, karmaşık olanı anlamanın yarattığı zorlanmayı kabul; hem olgunluk hem de cesaret ister. Haklılık bu cesareti gereksiz/anlamsız kılar.
Suçluluk insanı içeriye çeker, haklılık ise dışarıya.
Suçluluk “Ben ne yaptım?” diye sorar,
Haklılık ise “O ne yaptı?” diye…
Bu yön değişimi psikolojik olarak rahatlatıcıdır. Çünkü vicdanın sesi kısılır. Ama bastırılan suçluluk kaybolmaz. Sadece başka biçimlerde geri döner: gerginlik, savunuculuk, sertlik, mesafe…
İnsan kendini “kötü biri” olarak görmek istemez. Kimlik bütünlüğü tehdit altına girdiğinde savunma mekanizmaları devreye girer. Haklılık, benliğin “iyi” kalmasını sağlar.
“Benim niyetim temizdi.”
“Ben zaten elimden geleni yaptım.”
“Ben haksızlık yapmadım.”
Bu cümleler çoğu zaman gerçeğin tamamı değildir; ama benliği korumada işlevseldir. Çünkü suçluluk “değişim” talep eder.
“Eğer gerçekten kendi payımı görürsem, bir şey yapmam gerekir. Telafi etmem gerekir. Özür dilemem gerekir. Davranışımı değiştirmem gerekir.”
Haklılık bu yükü ortadan kaldırır. Haklı kaldığım sürece dönüşmem gerekmez. Bu nedenle haklılık çoğu zaman gerçeği savunmak değil; suçlulukla yüzleşmemek için kurulan bir pozisyondur.
Anna Freud (Freud’un psikanalist kızı), benliğin tehdit altında kaldığında çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdiğini söyler. Suçluluk duygusu, benliğin bütünlüğünü sarsan güçlü bir içsel uyarandır. Kişi kendi payıyla yüzleştiğinde, “iyi ben” imgesi zarar görebilir. Bu durumda benlik, sorumluluğu dışarıya yönelterek kendini korur. Haklılık pozisyonu, tam da bu noktada devreye girer. Kişi çatışmanın karmaşıklığını bölerek, kendi payını minimize eder ve karşı tarafı hatanın tek sorumlusu haline getirir. Böylece suçluluğun yarattığı içsel gerilim azalır; ancak gerçek yüzleşme de ertelenmiş olur.
Freud’a göre süper ego benliğe yöneltilmiş içsel bir yargıç gibi çalışır. Kişi kendi hatasını fark ettiğinde bu içsel yargıyla karşı karşıya kalır. Haklılık, bu yargının sesini kısmaya yarayan bir manivela gibidir.
İnsan zihni karmaşıklığı her zaman tolere edemez. Aynı anda hem haklı hem hatalı olabilmek, hem incinmiş hem incitmiş olabilmek, hem iyi hem kusurlu olabilmek kabul edilmesi zor çelişkilerdir. Bu çelişkileri taşımak olgunluk ister. Taşıyamadığımızda ise zihin daha ilkel bir çözüm üretir: yani böler.
Otto Kernberg’in tanımladığı biçimiyle bölme (splitting), benliğin çelişkili deneyimleri bir arada tutamaması durumunda “iyi” ve “kötü”yü keskin biçimde ayırmasıdır. Bu mekanizmada gri alan yoktur. Ya tamamen iyidir ya tamamen kötüdür.
Haklılık, yetişkin ilişkilerinde bu bölmenin en rafine biçimlerinden biridir. “Ben iyi olanım.” “Ben niyeti temiz olanım.” “Ben doğru olanım. O halde hatalı olan ötekidir.” Bu konum benliği temiz tutar. Ama gerçekliği sadeleştirir.
Bölünmüş benlikte kişi kendi içindeki çelişkileri karşı tarafa yansıtır. Kişi kendi öfkesini, kırılganlığını, kontrol ihtiyacını görmek yerine, karşı tarafın kusurlarına odaklanır. Haklılık burada bir tür temizlik işlevi görür. Kişi iç dünyasını düzenlemek için dışarıyı kategorize eder.
“Ben böyle biri değilim.”
“Ben asla bunu yapmam.”
“Benim niyetim hep iyidir.”
Bu cümleler benliği korur. Ama insanın kendi karanlığıyla temasını keser. Bu kişiler için gri alan tehlikelidir… Oysa gerçek ilişkiler gri alanlarda yaşar. Bir tartışmaya iki tarafın da katkısı olur. Bir kırılmada hem incinmiş hem incitmişolabiliriz. İşte bunu kabul etmek, benliğin “mutlak iyilik” imajını zedeler. Bölme, bu zedelenmeyi korumak için ortaya çıkmış savunma mekanizmasıdır.
Kişinin iyi ben imajının zedelenmesine karşı tolerasyonsuzluğu çocukluk dönemindeki suçlanma, yargılanmaya dayalıdır. Kişi kendisi için hata yapma olasılığını tümden kaldırmıştır. Çünkü hata yapmak kötü biri olmak, kötü biri olmaksa sevilmemek anlamına gelir. Bu nedenle hata yapmaya toleranssızdır.
Haklılık sayesinde kişi şu içsel karmaşadan/çatışmadan kurtulur:
“Ben hem iyi hem hatalı olabilirim.”
Karmaşa taşınamadığında, benlik kendini tek bir pozisyona sabitler.
Bölünmüş benlik uzun vadede esnekliğini kaybeder. Empati daralır. Karşı taraf “tamamen yanlış” konumuna yerleşir ve ilişki, iki insan arasındaki temas olmaktan çıkar; iki pozisyon arasındaki savaşa dönüşür.
5. Masumiyet Yanılsaması
Haklılık çoğu zaman niyete yaslanır.
“Kötü niyetim yoktu.”
“Ben seni üzmek istemedim.”
“Ben sadece doğruyu söyledim.”
Ne kadar da masum cümleler değil mi? Bu cümleler hepimiz için tanıdıktır ve çoğu zaman da doğrudur. Gerçekten de çoğu insan zarar vermek için hareket etmez. Ama ilişkiler yalnızca niyetle değil, sonuçla yaşanır. İşte masumiyet yanılsaması tam burada devreye girer. Kişi niyetini merkeze alır ve sonucu ikincilleştirir.
“Benim kalbim temizdi” düşüncesi, karşı tarafın yaşadığı incinmeyi gölgede bırakır. Oysa bir davranışın iyi niyetle yapılmış olması, onun yaralayıcı olmadığı anlamına gelmez.
Niyete odaklanmak benliği korur. Kişi “niyetim iyiyse, kötü biri değilimdir” diye düşünür. “Bilerek yapmadıysam, sorumluluğum azalır” diye düşünür.
Bu düşünce kişiyi suçluluktan korur. Ama aynı zamanda gelişim ihtimalini de sınırlar. Çünkü değişim çoğu zaman şu cümleyle başlar:
“İstemeden de olsa seni incittim.”
Masumiyet yanılsamasında ise şu cümle baskındır:
“Ben öyle demek istemedim.”
Bu iki cümle arasındaki fark küçüktür ama derindir. Birinde sonuç görülür. Diğerinde niyet yeterli kabul edilir.
Bir insan için en zor şeylerden biri, istemeden zarar vermiş olabileceğini kabul etmektir. Bu kabul, benliğin iyi imajını sarsar. Masumiyet yanılsaması bu sarsıntıyı engeller. Kişi kendini iyi, temiz ve doğru tarafta tutar. Ama karşı tarafın deneyimi görünmez kalır. Böylece haklılık sürer; temas azalır.
İlişki olgunluğu, niyet ile sonuç arasında arasındaki farkın görülebilmesini sağlar. Niyet bize aittir. Etki karşı tarafa. Ve bazen niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, etkimiz yaralayıcı olabilir. Masumiyet yanılsaması, bu iki alanı karıştırır.
“Ben seni üzmek istemedim” cümlesi, “Sen üzüldün” gerçeğini değiştirmez. Ama niyete tutunmak, kişinin kendini haklı hissetmesini sağlar.
Masumiyet hissi insanı rahatlatır. Ama aynı zamanda ilişkideki sorumluluğu/sorumluluk hissini azaltır. Çünkü kişi şöyle düşünür:
“Kötü niyetli değilsem sorun yok.”
Oysa mesele kötü niyetli olmak değil; etkiyi görebilmek ve sorumluluğu alabilmektir. Masumiyet, haklılığı besler. Haklılık ise değişim ihtiyacını zayıflatır.
Hiçbir iyi niyet, sorumluluğun yerine geçmez, geçemez.
Donald Winnicott’un “yeterince iyi anne” kavramı, bakım verenin kusursuz olmadığını; zaman zaman bebeğin ihtiyaçlarını kaçırdığını, yanlış anladığını ama bu hataları tolere edip onarabildiği düşüncesini vurgular. Psikolojik olgunluk da benzer bir kapasite gerektirir. Kusursuz olma çabası değil, hatayı taşıyabilme ve onu onarabilme kapasitesini gerektirir. Masumiyet yanılsamasında ise kişi “kötü niyetli değilim” diyerek kendini korur; ancak istemeden de olsa zarar vermiş olabileceğini kabul etmekten uzak durur. Bu da yaptığını tamir etme imkanını ortadan kaldırır; oysa yeterince iyi olmak, her zaman doğru olmak değil; yanlış yapmış olabileceğini kabul edebilmektir.
Kusursuzluk savunmadır; yeterince iyilik ise ilişki cesaretidir.
6. Haklılık ve Öfkenin Meşrulaştırılması
Öfke insani bir duygudur. Sınır ihlali olduğunda ortaya çıkar. Adaletsizlik karşısında yükselir. Ama haklılıkla birleştiğinde başka bir şeye dönüşebilir. Haklı öfke vardır. Ama haklılık üzerinden sürekli beslenen öfke yıkıcıdır.
Haklı hisseden kişi öfkesini sorgulamaz. Çünkü artık öfke değil; adalet konuşuyordur.
“Buna kızmakta haklıyım.”
“Elbette tepki göstereceğim.”
“Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.”
Bu cümleler öfkeye meşruiyet kazandırır.
Haklılık, öfkeyi denetlemek yerine besler. Çünkü kişi kendini sorgulamadığında, öfkenin dozu da sorgulanmaz. Bir noktadan sonra mesele sınır koymak değil, karşı tarafı cezalandırmak haline gelir. Haklılık burada zemin değiştirir.
“Canım yandı.”
yerine
“Sen bedel ödemelisin.” düşüncesine geçilir.
Haklılık öfkeye ahlaki bir yükseklik kazandırır. Kişi yalnızca kızgın değildir; aynı zamanda doğru taraftadır. Bu kombinasyon çok güçlüdür. Çünkü artık kişi yalnızca duygusal değil; etik bir pozisyondadır ve etik pozisyonda olan kişi geri adım atmayı zayıflık gibi algılayabilir.
Yoğun haklılık hissi empatiyi daraltır. Karşı tarafın bağlamı, geçmişi, kırılganlığı görünmez olur. Sadece yapılan yanlış büyür. Oysa öfke, sınır koymak için vardır; ilişkiyi yok etmek için değil. Haklılıkla birleştiğinde ise öfke, kendini haklı çıkarma aracına dönüşebilir.
Psikodinamik açıdan bakıldığında, öfke bazen daha kırılgan duyguların üstünü örter: utanç, değersizlik, incinmişlik; haklılık bu örtüyü kalınlaştırır. Kişi kırılmış olduğunu kabul etmek yerine, haklı olduğunu savunur. Ve böylece öfke, kırılganlığın yerine geçer.
Haklılık öfkeyi meşrulaştırabilir; ama her meşru öfke, iyileştirici değildir…
Çocuklarda psikanalizi ilk kez uygulayan ve bunun üzerine inşa ettiği kuramla anılan Melanie Klein’a göre tehdit algılandığında zihin iyi ve kötü nesneleri keskin biçimde ayırır. Bu konumda öfke yoğunlaşır ve dışarı yöneltilir (yansıtma). Haklılık hissi bu ayrımı pekiştirir; kişi kendi iyi konumunu korurken, karşı tarafı bütünüyle hatalı ve zarar verici olarak deneyimleyebilir.
7. Haklılığın Gizli Narsizmi
Buradaki kritik ayrım Narsistik bir kişilikten değil Narsistik bir işlevden bahsediyor oluşumuzdur.
Haklılık yalnızca bir düşünce değil; bir pozisyondur. Ve her pozisyon, benliğe bir artı değer kazandırır. Haklı hissettiğimizde yalnızca doğru tarafta olduğumuzu düşünmeyiz; aynı zamanda daha bilinçli, daha etik, daha duyarlı olduğumuzu da hissederiz. Bu noktada haklılık, sessiz bir üstünlük duygusu üretmeye başlar. Bu üstünlük çoğu zaman fark edilmez. Çünkü kişi kendini kibirli değil, adil olarak görür. Oysa içeride bir yer değiştirme söz konusudur:
“Ben doğruyum.” cümlesi
“Ben daha doğru bir insanım.” duygusuna dönüşür.
Haklılık kişiye bir tür ahlaki dokunulmazlık kazandırır. Kişi kendi niyetinin temizliğine, değerlerinin sağlamlığına o kadar inanır ki; artık kendini sorgulama ihtiyacı azalır.
Eleştiri saldırı gibi algılanabilir. Çünkü eleştiri yalnızca davranışı değil, kurulan o ahlaki yüksekliği tehdit eder. Bu yüzden haklılıkla beslenen benlik, geri adımı zayıflık olarak görebilir.
Narsistik işlevin en belirgin göstergesi empati kapasitesindeki daralmadır. Haklı hisseden kişi, karşı tarafın öznel deneyimini duymakta zorlanır. Çünkü içsel anlatı nettir:
“Yanlış yapan o.”
Bu netlik rahatlatıcıdır. Ama aynı zamanda ilişkiyi iki kutuplu hale getirir. Haklılık burada benliği korur; ama ilişkiyi yoksullaştırır.
Gizli (covert) Narsizm…
Bu noktada sözünü ettiğimiz narsizm; gösterişli, büyüklenmeci, dikkat çekici bir yapı (grandiyöz) değildir. Aksine çoğu zaman sessizdir. Kişi kendini üstün değil; daha bilinçli, daha adil, daha duyarlı hisseder. Fakat bu duyarlılık içinde örtük bir ayrıcalık vardır:
“Ben inceliyorum, düşünüyorum, farkındayım. O ise yüzeysel, savunmacı, bilinçsiz.”
Kişi bu karşılaştırmayı yapmadığını iddia etse de, sürekli haklı olmak, yanılmayan bir benlik yaratır. Doğal olarak yanılmaz benlik öğrenemez.
Haklılık kişiye ahlaki bir ayrıcalık sağlar. Kişi artık yalnızca bir görüşü savunmaz; bir değer temsil eder. Bu temsil hissi benliği büyütür. Eleştiri bu yüzden yalnızca bir fikir ayrılığı değildir; kurulan o içsel yüksekliğe yönelmiş bir tehdit gibi algılanır. Bu noktada geri adım atmak, özür dilemek ya da kendi payını görmek zorlaşır. Çünkü bu yalnızca bir hatayı kabul etmek değildir; kurulan üstünlüğü terk etmektir.
Psikanalist Heinz Kohut narsizmi, kırılgan bir benliğin bütünlüğünü koruma çabası olarak tanımlar. Ona göre kişi, benliğini tehdit altında hissettiğinde, kendilik değerini destekleyecek düzenlemelere başvurur. Bu düzenlemeler bazen açık büyüklenme şeklinde değil; örtük bir ahlaki üstünlük, daha bilinçli olma, daha doğru tarafta durma hissi şeklinde ortaya çıkabilir.
Bu açıdan bakıldığında haklılık, benliği ayakta tutan bir “kendilik desteği” işlevi görür. Kişi incinmiş, değersizleşmiş ya da yetersiz hissettiği bir yerde, haklılık üzerinden yeniden toparlanır.
“Ben yanlış değilim.” duygusu
“Ben sağlamım.” hissine dönüşür.
Ve tam da bu noktada haklılık, fark edilmeden narsistik bir düzenleme haline gelir. Haklılık benliği ayakta tutabilir; fakat benliği büyüten her şey ilişkiyi büyütmez.
8. Haklılık ve Mağduriyet Kimliği
Haklılık yalnızca “doğru olma hali” değildir, bir konumdur. Ve bu konumun en güçlü biçimi mağduriyettir. Mağdur olan haklıdır. Haklı olan ahlaki olarak üstündür. Ahlaki üstünlük ise sorgulanmaz.
Mağduriyet kimliği, kişinin yaşadığı acıyı inkâr etmez; ama o acıyı kimliğin merkezine yerleştirir. Bu durumda kişi sadece incinmiş biri değildir; incinmiş olan kişi haline gelmiştir.
Mağduriyet zayıflık gibi görünse de güçlü bir pozisyondur. Çünkü mağdur olanın sorumluluğu azdır. Sorumluluk daha çok karşı taraftadır.
“Ben zaten zarar gördüm.”
“Beni bu noktaya sen getirdin.”
Bu cümleler yalnızca yaşananı anlatmaz; aynı zamanda bir yer belirler. Bu yerde kişi hem acı çeken hem de haklı olandır. Doğal olarak bu konumdan, bu konumun yarattığı konfordan vazgeçmek kolay değildir.
Mağduriyet kimliği sürekli kullanıldığında kayma yaratır. Başlangıçta gerçekten yaşanmış bir incinme vardır. Ama süreç ilerledikçe kişi, her çatışmada otomatik olarak bu konuma yerleşir.
“Yine ben haksızlığa uğradım.”
“Yine ben görülmedim.”
“Yine ben değersizleştirildim.”
Tekrar eden bu anlatı/söylem, kişinin kendi sorumluluğunu görmesini zorlaştırır. Çünkü kendi payını görmek, mağduriyet pozisyonunu zayıflatır. Ve mağduriyet yalnızca acı değil; aynı zamanda kimliktir.
Mağduriyet kimliğinden vazgeçmek, acıyı inkâr etmek değildir. Ama acıyı kimliğin merkezinden çekmek demektir. Bu zor bir geçiştir. Çünkü kişi şunu hisseder:
“Artık mağdur değilsem, yaşadıklarımın benim için anlamı ne olacak?”
Erik From’un sevgilisi Psikanalist Karen Horney, bireyin temel kaygıyla (temel anxiety) baş etmek için geliştirdiği nevrotik eğilimlerden söz eder. İnsan kendini yalnız, güvensiz ya da değersiz hissettiğinde, bu kaygıyı düzenlemek için ilişkisel stratejiler geliştirir. Mağduriyet kimliği bu stratejilerden biridir. Kişi incinmişliğini merkeze alarak hem korunur hem de ahlaki bir üstünlük elde eder. Böylece içsel güvensizlik yatışır; ancak bu pozisyon sürdükçe ilişki eşit bir zeminde ilerleyemez olur. Haklılık burada yalnızca bir düşünce değil, temel kaygıyı düzenleyen bir savunma haline gelir.
Horney’e göre bu tür eğilimler kişiyi kısa vadede korur; ancak uzun vadede katılaşır ve gerçek yakınlığın, ilişkiye temasın önünde engel oluşturur.
9. Haklılıktan Vazgeçmek
Kişi haklı olduğuna inandığında yalnızca bir olayı açıklamaz; kendini tanımlar.
“Ben haksızlığa uğrayanım.”
“Ben doğru taraftayım.”
“Ben daha adilim.”
Bu cümleler zamanla benliğin yapı taşlarına dönüşür. Bu yüzden haklılıktan vazgeçmek, yalnızca bir tartışmayı bırakmak değildir. Kendinden bir parçayı bırakmaktır. Ve her bırakış bir yas içerir.
Haklılık kişiye üç temel şey verir:
- Anlam
- Düzen
- Üstünlük hissi
Yaşanan acı, haklılık sayesinde anlam kazanır. Yaşanan karmaşa, netliğe dönüşür. Yaşanan incinme, ahlaki bir yüksekliğe taşınır. Bu nedenle haklılıktan vazgeçmek demek, şu riskleri almak demektir:
- Belirsizliğe girmek
- Kendi payını görmek
- Üstünlük hissini kaybetmek
Bu kolay değildir.
Burada Yas Nedir?
Yas yalnızca bir insanı kaybettiğimizde yaşanmaz. Yas, kimliğimizin bir parçası çözüldüğünde de yaşanır.
Sigmund Freud, yas sürecini kaybedilen nesneyle kurulan bağın yavaş yavaş çözülmesi olarak tanımlar. Haklılık da bir tür “psikolojik nesne” gibi işlev görür. Kişi ona tutunur, onunla kendini düzenler. Bu nedenle haklılıktan vazgeçmek, o bağın çözülmesidir. Bu çözülme sırasında şunlar ortaya çıkar:
- Boşluk
- Öfke
- Direnç
- İnkar
Kişi çoğu zaman geri dönmek ister. Çünkü haklılık tanıdıktır. Yas ise bilinmez.
Haklılıktan vazgeçildiğinde altta şu duygular belirir:
- Hayal kırıklığı
- Değersizlik
- Yetersizlik
- Sevilmeme korkusu
Bu yüzden haklılık bırakıldığında kişi bir süre savunmasız hisseder. Çünkü artık zırh yoktur.
Bu noktada devreye erken dönem benlik deneyimleri girer. Donald Winnicott’un “yeterince iyi” kavramı burada anlamlıdır. Yeterince iyi bir içsel yapı gelişmişse kişi hatalı olmayı tolere edebilir (kabul edebilir). Ama benlik kırılgansa, haklılık bir tutkal işlevi görür; bırakıldığında dağılma korkusu doğar.
Yasın İçinden Geçmek
Haklılıktan vazgeçmenin yasını tutabilmek şunu söyleyebilmektir:
“Evet, ben incindim. Ama sadece incinen ben değilim.”
“Evet, haksızlık vardı. Ama ben de o da bir insan.”
Bu cümleler olgunlaşmanın cümleleridir…
Haklılık bırakıldığında ilişki için alan açılır. Ama önce benlik daralır gibi olur. Bir süre kayıp hissi yaşanır. Çünkü haklılık güvenliydi. Bağ ise risklidir.
Haklılıktan vazgeçmek kaybetmek değildir; büyümektir. Ama her büyüme önce bir yas ister.
- Haklı Olmak mı, Yakın Olmak mı?
İlişkilerde çoğu zaman fark edilmeden bir tercih yapılır. Bu tercih yüksek sesle söylenmez ama hissedilir: Haklı kalmak mı, yakın kalmak mı?
Haklılık netlik verir. Yakınlık ise belirsizlik taşır. Haklı olduğumuzda içimiz düzenlenir. Olan biteni anlamlandırırız. Karşı tarafın payını büyütür, kendi payımızı küçültürüz. Bu, ruhu sakinleştirir.
Ama yakınlık başka bir şey ister. Yakınlık, “tamamen haklı olmayabilirim” diyebilme cesareti ister. Gri alanlara tahammül ister. Karşı tarafın iç dünyasını, kendi öfkemizin önüne koyabilmeyi gerektirir.
Haklılık kontrol hissi verir. Yakınlık ise kontrolü gevşetmeyi gerektirir. Haklı kalmak çoğu zaman daha güvenlidir. Çünkü yanlış yapma ihtimalini azaltır. Ama aynı zamanda ilişkiyi de daraltır.
Sürekli haklı olan kişi tartışmayı kazanabilir ama bağı kaybeder. Yakınlık, mutlak doğrulardan değil; karşılıklı kırılganlıktan doğar.
“Ben de pay sahibiyim” cümlesi ilişkiyi açar.
“Ben zaten haklıyım” cümlesi ise kapatır.
Bazen insanlar yalnız kaldıklarında şunu fark ederler: Haklılıklarını korumuşlardır ama temaslarını kaybetmişlerdir. Çünkü yakınlık, haklılık zemininde değil; sorumluluk zemininde büyür. Haklının olduğu yerde hem yakınlık hem bağ tehlikededir.
- Terapide haklılık
Seansın ilk dakikalarında genellikle şunlar olur:
- Olan biten anlatılır.
- Geçmişteki olaylar sıralanır.
- Tarihler, detaylar, cümleler hatırlatılır.
Ama anlatılan şey çoğu zaman duygu değildir, kanıttır. Çiftler kendi duygularını netleştirmeye değil, haklı olduklarını ispat etmeye odaklanırlar.
Seansın Mahkemeye Dönüşmesi…
Terapi odası çoğu zaman fark edilmeden bir mahkeme salonuna dönüşür. Her iki taraf da terapisti hakem konumuna yerleştirir.
“Kim haklı?” sorusunun cevabı beklenir. Oysa terapi haklıyı bulmak için değil, ilişkideki döngüyü görmek içindir.
Haklılık odada kaldığı sürece şu sorular geri planda kalır:
- Aslında neye kırıldın?
- Ne zaman yalnız hissettin?
- Ne zaman korktun?
Haklılık konuşur. Kırılganlık susar.
Terapistin Zorlandığı Yer…
Haklılık döngüsünden çifti çıkarmak terapinin en zorlayıcı yerlerinden biridir. Çünkü haklılık çift için düzenleyicidir. Onu bıraktıklarında belirsizlik başlar. Bu onları kaygılandırır.
Haklılık çatışmayı sürdürür ama aynı zamanda ilişkiyi de ayakta tutar. Çünkü mücadele temasın yerini alır. Bu noktada terapist şunu yapmaya çalışır: Mahkemeyi kapatıp diyaloğu açmak. Yargıdan meraka geçmek. Kanıttan duyguya geçmek.
Ancak bu geçiş kolay değildir. Çünkü haklılık bırakıldığında savunmasızlık açığa çıkar.