Kenarda..

Bilgisayar ekranı karardıktan sonra bir süre yerinden kalkmadı.
Odanın içinde sessizlik vardı.
Az önce konuştuğu ses artık yoktu.
Sorular yoktu.
Yanıtlar yoktu.
Yalnızca kendi nefesi.
Ve duvarda yavaş yavaş uzayan akşam gölgeleri.
Sonra kalktı.
Salonun içinden geçip balkona çıktı.
Boğaz karşısında duruyordu.
Akşam ışıkları yavaş yavaş yanıyordu.
Şehrin üstüne o tanıdık alacakaranlık çöküyordu.
İstanbul bazen insana kendisini çok büyük hissettirir.
Bazen de yok denecek kadar küçük.
Bu akşam küçüktü.
Elini korkuluğa koydu.
Aşağıdaki trafiğin sesini duyuyordu.
Bir vapur geçti.
Sonra bir tane daha.
Gitmek ne kadar kolaydı bazı şeyler için.
İnsanlar gidiyordu.
Gemiler gidiyordu.
Yıllar gidiyordu.
Bir tek bazı duygular yerinden kıpırdamıyordu.
“Bitti.”
Bunu yüksek sesle söylemedi.
İçinden geçirdi.
Hiçkimseyi sevmediğim kadar çok sevdim onu.
Ama.
Bitti.
Bu kez gerçekten.
Ama aynı cümleyi daha önce de kurmuştu.
Hatırlıyordu.
İlk ayrılıkta.
İkinci ayrılıkta.
Üçüncü ayrılıkta.
Her seferinde bitmişti.
Sonra bir mesaj.
Bir telefon.
Bir özlem.
Bir boşluk anı.
Ve hikâye yeniden başlamıştı.
İnsan bazen bir başkasına dönmez.
Kendi alışkanlıklarına döner.
İki ay dayanmıştı.
Tam iki ay.
Başkalarına anlatınca uzun bir süre gibi geliyordu.
Ama bazı bekleyişlerin yanında iki ay hiçbir şeydi.
Geçen salı telefonu eline almıştı.
Uzun süre bakmıştı ekrana.
Sonra aramıştı.
Bunu anlatırken sesinde utançla özlem birbirine karışıyordu.
Sanki aynı anda hem yapmak istemediği bir şeyi yapmış, hem de uzun süredir yapmak istediği bir şeyi yapmış gibiydi.
Görüşmüşlerdi.
Sonra yeniden görüşmüşlerdi.
Şimdi birkaç gündür tekrar konuşuyorlardı.
Hikâye yeniden başlamamıştı belki.
Ama tamamen bitmediği de ortadaydı.
İnsan bazen kapattığını düşündüğü kapının önünden ayrılmaz.
Yalnızca biraz uzaklaşır.
Sonra dönüp dönüp aynı tokmağı yoklar.
Hâlâ orada mı diye.
Bora’yı düşündü.
İlk tanıştıkları günü.
Onun konuşmasını.
Kendinden emin tavırlarını.
Bir ortama girdiğinde bütün dikkatleri üzerine çekişini.
O zamanlar bunun “aşk” olduğunu düşünmüştü.
Şimdi emin değildi.
Belki hayranlıktı.
Belki ihtiyaç.
Belki de ikisinin birbirine karışmış hâli.
Bazı insanlar vardır.
Onlara değil, onların hayatına âşık olur insan.
Onların gücüne.
Onların görünürlüğüne.
Onların eksiksiz görünen dünyalarına.
Oysa herkesin karanlığı vardır.
Bazıları yalnızca daha iyi saklar.
Bora’nın karanlığını da biliyordu artık.
Kararsızlığını.
Korkularını.
Suçluluğunu.
Verdiği sözleri tutamayışını.
Bir türlü bir kapıyı kapatıp diğerini açamayışını.
İlk zamanlarda bunları görmemişti.
Ya da görmek istememişti.
Çünkü insan bazen sevdiği kişiyi olduğu gibi görmez.
Olmasını istediği gibi görür.
Sonra yıllar geçer.
Perde yavaş yavaş aralanır.
Ve sahnede duran kişinin, zihninde yarattığı kişiden başka biri olduğunu fark eder.
Ama işte o zaman da başka bir sorun çıkar.
Gerçeği görmek her zaman vazgeçmeyi kolaylaştırmaz.
Bazen daha da zorlaştırır.
Çünkü insan yalnızca bir kişiye değil, o kişiyle kurduğu hayale de bağlanır.
Selim…
Ondan önceki ilişki.
Üç yıl.
İçeri tam alınmadığı bir hayat.
Hep biraz dışarıda kalmışlık.
Hep biraz eksik temas.
Hep “olacak gibi ama olmuyor” hissi.
Sonra David.
Sekiz yıl.
Londra’dan gelen adam.
Bir evlilik.
Bir hayat.
Ama tuhaf bir şey vardı.
David’i anlatırken bir yas yoktu.
Bir çöküş yoktu.
Bir dağılma yoktu.
Sanki bir ilişki bitmemiş, sadece yer değiştirmişti.
Fotoğrafın yavaşça solması gibi.
Sessiz.
İz bırakmadan.
Bu sessizlik bile düşündürücüydü.
Çünkü bazı kayıplar bağırarak gelmez.
Fark edilmeden yerleşir.
Bir süre sonra fark etti.
Çocuk sahibi olmayı hiç istememişti.
Hiç.
Ne bir telaş.
Ne bir eksiklik hissi.
Ne de bir zaman baskısı.
Sanki hayatın “devam” eden tarafıyla değil, “arasında kalan” tarafıyla daha uyumluydu.
Yaklaşmak…
Ama tam değil.
Bağlanmak…
Ama tamamen değil.
Seçmek…
Ama seçildiğinde geri çekilmek.
Bunu bir tanım gibi değil, bir tekrar gibi yaşıyordu.
Karşı kıyıdaki ışıklara baktı.
Bora’yı düşündü.
Eşi İstanbul’a gelmişti.
Hayata yerleşmişti.
Bir karar verilmişti.
Ama Selin hâlâ onunla konuşuyordu.
Hâlâ görüşüyordu.
Hâlâ bir cuma gününü bekliyordu.
“Önümüzdeki hafta son kez görüşeceğim,” dedi.
“Sonra bitireceğim.”
Sustu.
Sonra ekledi:
“Bu benim için artık itibar meselesi.”
Bir an durdu.
Başını hafifçe çevirdi.
“Ya da…” dedi.
“Değersizlik.”
İtibar dışarıya aitti.
Değersizlik içeriye.
Biri görülmekle ilgiliydi.
Diğeri kendini görmekle.
Ve insan en çok, kendine nasıl göründüğünde yaralanıyordu.
Gökyüzü kararmıştı.
Boğazın suyu artık seçilmiyordu.
Sadece ışıklar vardı.
Ve uzaklaşan bir vapur.
Bir an düşündü.
Ya Bora gerçekten onu seçseydi?
Ya bütün bu bekleyiş bitseydi?
Ya kapı gerçekten açılsaydı?
Ya o ihtimal hala varsa?
İçinden bir şey kıpırdadı.
Cevap yoktu.
Sadece bir boşluk.
Belki de yıllardır peşinden koştuğu şey bir adam değildi.
Bir ihtimaldi.
Bir eksiklikti.
Bir gün tamamlanacağına inanılan eski bir hikâyeydi.
Ve belki de en ağır gerçek şuydu:
Bazı insanlar birini değil, seçilme ihtimalini kaybettiklerinde sarsılır.
Telefonuna baktı.
Mesaj yoktu.
Ama artık kontrol etmiyordu.
Ya da en azından öyle olduğuna kendini ikna etmeye çalışıyordu.
İçinde tuhaf bir yorgunluk vardı.
Ne umut.
Ne öfke.
Ne de tamamen bir vazgeçiş.
Daha çok bir askıda kalma hâli.
Hayatın tam ortasında değil, kenarında yaşanan bir şey gibi.
Ve insan bazen en çok orada yoruluyordu.
Kenarda.