Direksiyonun Başında Kim Var?
- Bağlanma sorunu üzerine olan 5’inci yazımdan önce kişisel bir yazı…

Arabamı sattım 2 ay önce. Yenisini almaya çalışıyorum… satmak 4-5 gün sürmüşken, almak geviş getirdiğim bir sürece dönüştü. Kendimce mantıklı sebeplerim var: bütçe, ihtiyaç, beklentiler… Ama sanki karar anı yaklaştıkça bir sis basıyor içimi.. Düşündüğüm detaylara uygun bir karar veriyorum ve karar anında hemen yeni bir seçeneği getiriyorum önüme, kafamı karıştırıyorum, dön başa… günlerdir aynı terane. Pınar bıkmış durumda! “Bıktım araba videosu izlemekten, bitsin artık bu çile!” dedi en son.
Kendime şunu soruyorum: “Satarken neden zorlanmıyorum da almak bu kadar zor?”
Satmak benim için bir kapanış, bir bitiriş gibi. Defteri kapatmak daha kolay daha baş edilir bir şey benim için. Ama yeni bir defteri açmak… işte orada zihnim direnç gösteriyor. Muhtemel ki yeniye başlamak, bir bağ kurmak anlamına geliyor. Ve bağ kurmak, bende geçmişten gelen bir sancı yaratıyor.
Araba alırken yaşadığım ne büyük soru şu:
Ya aldıktan sonra pişman olursam: Ya aldıktan sonra yeterince iyi bakmadığım için daha iyi bir seçeneği kaçırdıysam? Ya da yeterince bakmadığım için seçtiğim arabayla sorun yaşarsam?
Bu iki kaygı beni sahibinden.com’da bir o yana bir bu yana savuruyor. Ve sonra fark ettim ki hayatta da pişman olmamak, “keşke” dememek için kendimle yoğun bir çaba içindeyim.
Ben hep böyle biri miydim?
O büyük yıkım!
Bir anda her şeyin elimden alınabileceğini deneyimlediğim o gün.
Eşimi, oğlumu, kardeşimi… Evimi, hayatımı…
Belki de bu yüzden, yeni bir şeye bağlanmak, bilinçdışımda farkında olmadığım bir “yeniden kaybedebilirim” kaygısı yaratıyor. Bağlanmanın bedeli, kaybın acısını yeniden yaşamak olabilir benim için. Ve ben, kaybetmeyi satmak gibi görüyorum olabilirim: kapatılır, biter, acı olur ama netleşir. Ama almak… almak demek, yeniden kırılma ihtimalini kabul etmek demek belki de.
Kim bilir!
Araba meselesini düşünürken fark ettim ki, ilişkilerimde de benzer bir örüntü var. Ayrılmak benim için, başlamaktan hep daha kolay oldu. (ya da ben öyle olduğunu zannediyorum) Zorlandım mı? Evet. Ama ayrılığa karar vermek, ilişkiyi başlatmaktan ve yaşamaktan daha az yorucu. belki de geçmişimde 5 evliliğin olması bu yüzden..
Evliliklerimde hep aynı duyguyu yaşadım:
“Ya doğru ilişkinin içinde değilsem? Ya bu ilişkinin içinde kalarak, daha iyi hissedeceğim bir ilişkiyi kaçırıyorsam?”
Bugün hafiflese de bu endişe hâlâ zihnimin bir köşesinde duruyor. Ve bu endişe sadece ilişkilerime özgü de değil. Hayatıma da aynı pencereden bakıyorum:
“Ya yaşamam gereken hayatı yaşamıyorsam? Ya hayatımı daha anlamlı kılacak bir hayat var ama ben onu ıskalıyorsam?”
Belki bağlanmaktan çok, bağlanmanın yaratacağı yükten korkuyorum. Ya da daha doğrusu, bağlanmanın ardından gelebilecek kayıptan… Kaybetme ihtimalinden.. Depremle birlikte kristalize olmuş bir duygu var belki içimde: Bağlandığın her şey, bir anda yok olabilir.
O yüzden belki satmak kolay: çünkü kaybı kendim yönetiyorum. Ama almak, bağlanmak, seçmek… bu, kontrolü hayatın ellerine bırakmak gibi geliyor. Ve belki de hayat, bana bazen güvenilmez bir yol arkadaşı gibi.
Kim bilir!
Direksiyonun başına geçtiğimde sürdüğüm sadece araba değil, geçmişimi de sürüyorum. Direksiyonun ucunda nereye gittiğimden çok, bağlanmaktan korkmamayı öğrenmek var.
Kim bilir!
Ve belki de daha derinde bir yerde benim için temel mesele şu:
Hayatı kaçırmak korkusuyla, hayatın kendisini kaçırmamaya çalışıyorum!
Hayatı kaçırmamak için bu korkuya sığınıyorum!
***
Motorun Çağrısı…
Araba alma sürecinde yaşadığım zorlanmayı anlamaya çalışırken fark ettim ki, zihnimde asıl parlayan şey araba değil, motor.
Eski motorumun (Suzuki M800) o tok egzoz sesi, rüzgârın yüzümdeki keskin geçişi, yolun üzerinde süzülürken hissettiğim o duygu… Bunlar bir eşyaya ait hatıralar değil, sanki kimliğimin parçaları gibi. Motoru sattığımda, sattığım sadece motor değildi, sanki bir özgürlük biçiminden, bir kendilik halinden de vazgeçtim.
Araba arıyorum, karar vermeye çalışıyorum ama motor almanın hayalini kuruyorum içimde..
Motor alma fikri, sanki o eski benliğime yeniden dokunmak gibi.. Çünkü Motor, bana “yolda olma” hissini veriyor.
Araba, beni bir noktadan diğerine götürür ama motor, o noktalar arasındaki mesafeyi bana yaşatıyor gibi hissediyorum. Araba kapalı, motor açık. Araba korur, motor rüzgâra bırakır seni. Ve belki ben, bir süredir kendimi o rüzgâra yeniden maruz bırakmak istiyorum.
Bu rüzgâr, bana hayatın hâlâ hissedilebilir olduğunu, bedenimin hâlâ bir yolla bütünleşebildiğini hatırlatacak belki.
Motor sürerken, yalnızca direksiyonda değil, anın içinde de kontrol bendeymiş gibi hissediyorum. Belki de bu kontrol hissi, depremle birlikte kaybettiğim güven hissimin küçük bir telafisi gibi… Çünkü o günde, hayat direksiyonu elimden çekip almıştı. Motorsa bana direksiyonun hâlâ bende olabileceğini fısıldıyor.
Araba alırken yaşadığım o uzun, bitmek bilmeyen karar süreci belki de buradan besleniyor. Çünkü araba, benim için “gereklilik”. Oysa motor, “isteğim, arzum”. Gereklilik, hesap kitap ister; istek ise kalpten gelen bir çağrıdır. Arabada tereddüt etmemin nedeni, belki de onu hayatımın merkezine “koymamam”.
Ama motor fikrinde, tereddüt yerini özleme bırakıyor..
Belki de mesele şu: Araba almak bana bir seçim baskısı hissettiriyor, motor almaksa bir seçim özgürlüğü. Arabada “yanlış yapma” kaygısı var; motorda ise “yola çıkma” arzusu. Arabada, “ya yanlış seçimse?” endişesi var;
Motorda ise “hadi gidelim” duygusu.
Ve bu fark, ilişkilerimde ve hayat seçimlerimdeki aynı kalıbı işaret ediyor: Bağlanma söz konusu olduğunda kaygı, özgürlük söz konusu olduğunda isteğim, arzum ayağa kalkıyor. Motor, benim için bağlanma değil; motor, benim için yola çıkma metaforu.. Ve belki de bu yüzden, motor hayalim bu kadar canlı, araba kararım bu kadar ağır.