Beden konuşup, Zihin sustuğunda

“Neden ağlıyorsun?” diye sordum.
“Bilmiyorum.” dedi.
“Çocuk konusu her açıldığında benzer şekilde duygulanıyorsun” dedim.
“Evet.”
“Peki ne hissediyorsun?” dedim.
“Bilmiyorum.”
Orada bir duygu vardı.
Gözyaşı vardı.
Hüzün vardı.
Fakat adı yoktu…
***
Bir çift, ev içindeki iş bölümü üzerine konuşuyordu. Esin, eşi Ahmet’in işten geldikten sonra ıslak havlusunu kapının arkasına asmasından, evde yarattığı dağınıklıktan bahsediyordu.
Ahmet sesi yükseldi, konuşması hızlandı, bedeni gerildi.
“Şu an öfkeli misiniz?” diye sordum.
“Bilmiyorum.” Dedi.
“Konuşmanız hızlandı, ses tonunun yükseldi.” Dedim.
“Evet” dedi.
“Öfkelisiniz?” diye tekrar sordum.
“Galiba, ama öfkelenmemem gerek” dedi.
“Neden?” diye sordum.
“Söylediklerinde haklı.” Dedi.
Bu iki örnek, terapi odasında sıkça karşılaştığım ortak bir gerçeği gösteriyor:
İnsan bazen ne hissettiğini gerçekten bilmeyebilir.
Duygu yaşanır; fakat anlaşılamaz.
***
Çoğumuz duygularımızı tanıdığımızı düşünürüz. Oysa psikoterapi bize bunun her zaman böyle olmadığını gösterir.
Bazen bedenimiz bizden önce konuşur.
Kalbimiz hızlanır.
Sesimiz yükselir.
Gözlerimiz dolar.
Kaslarımız gerilir.
Ama zihnimiz bütün bunların nedenini açıklayamaz.
“Duyguların bilinçsiz deneyimlenmesi”: bazen kişinin yaşadığı duygunun farkında olmaması bazen de o duyguyu zihninde temsil edememesi, ona isim verememesi, anlamlandıramamasıdır.
Böyle durumlarda duygu düşünceye dönüşemez; davranışa dönüşür.
***
Duyguların tanınması doğuştan gelen bir beceri değildir. Bir bebek korktuğunu, üzüldüğünü, özlediğini ya da öfkelendiğini bilmez. Bu duygular önce bakım veren kişinin zihninde anlam kazanır.
Wilfred Bion’un “kapsayan zihin” teorisinde Anne ya da bakım veren kişinin bebeğin henüz taşıyamadığı yoğun duyguları kendi zihninde işlediğini, sakinleştirdiğini ve tekrar bebeğe yansıttığını savunur. Böylece, çocuk zamanla yalnızca hissetmeyi değil, hissettikleri üzerine düşünmeyi öğrenir.
Donald Winnicott ise çocuğun duyguları kabul gördüğünde, yargılanmadığında ve küçümsenmediğinde, çocuk kendi iç dünyasına güvenmeyi öğrenir. Böylece duygular korkulacak yaşantılar olmaktan çıkar; benliğin doğal parçalarına dönüşür.
Ancak ne yazık ki her çocuk bu deneyimi yaşayamaz.
Bazıları “Ağlama.”, “Abartıyorsun.”, “Çok alıngansın.”, “Korkacak bir şey yok.” gibi cümlelerle büyür.
Bu durumda çocuk yalnızca duygularını bastırmayı değil, zamanla onları tanımamayı da öğrenir.
Peter Fonagy’e göre sağlıklı ruhsal gelişim, yalnızca duygu yaşamak değil; yaşadığımız duygu üzerine düşünebilmek, ona merakla yaklaşabilmek ve kendimize “Ben şu anda gerçekten ne hissediyorum?” diye sorabilmektir.
İşte terapi tam da burada devreye girer.
“Terapist yalnızca dinleyen biri değildir; danışanın birlikte düşünen zihnidir.”
Böylece Seans sırasında yıllardır yalnızca bedende deneyimlenen, davranışlarla dışa vurulan duygular, sözcüklere dönüşmeye başlar.
***
Duygular tanınmadığında/bilinmediğinde ortadan kaybolmaz.
Sadece biçim değiştirir.
Bazen beden konuşmaya başlar. Nedeni bulunamayan ağrılar, mide-bağırsak yakınmaları, nefes darlıkları ya da kronik gerginlikler, ifade edilemeyen duyguların dili olur.
Bazen kaygı ortaya çıkar. Kişi neden kaygılı olduğunu bilmez; sürekli dış dünyada bir tehdit arar.
Bazen depresif bir çökkünlük ortaya çıkar. Yaşanmamış yaslar, ifade edilmemiş öfkeler ve bastırılmış hayal kırıklıkları zamanla içsel bir boşluk hissine dönüşebilir. Tüm nevroz alanı ve hatta psikoz alanı bilinçsiz bir duygu deneyimidir aslında!..
Bazı insanlar ise ne istediklerini bilemezler. Karar vermekte zorlanırlar, sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşarlar. Çünkü; kendi duygularını tanımayan kişi, kendi yönünü de bulmakta zorlanır.
En önemlisi de regülasyon güçleşir. Küçük olaylara büyük tepkiler verilir. Öfke birikir, taşar; hüzün beklenmedik anlarda ortaya çıkar. Bu noktada sorun duyguların yoğunluğu değil duygulara sebep olan sorunların zihinde işlenememesidir.
***
Duygularını tanımayan insan, çoğu zaman ilişkilerini de anlamakta zorlanır. Çünkü kişi bugüne değil, çoğu zaman geçmişine tepki verir. Eşinin söylediği sıradan bir cümle, çocukluğunda maruz kaldığı eleştirileri yeniden canlandırabilir. Basit bir ihmal, yıllar önce yaşanmış bir terk edilme duygusunu harekete geçirebilir. Bugünkü tartışmanın içine dünün acısı karışır.
Kişi kendi duygusunu tanımadığında onu çevresine yaşatmaya başlar. Kaygısını eşine bulaştırır. Öfkesini çocuğuna yöneltir. Utancını iş arkadaşına yansıtır.
Üzüldüğünü söylemek yerine küser. İncinmiş olduğunu ifade etmek yerine sessizleşir. Yakınlık istediğini söylemek yerine uzaklaşır. Böylece konuşulamayan duygular, davranışlarla ifade edilmeye başlanır.
Zamanla aynı ilişki örüntüleri tekrar eder.
Hep aynı çatışmalar…
Hep aynı kırgınlıklar…
Hep aynı hayal kırıklıkları…
Çünkü değişmeyen insanlar değil, tanınmayan duygulardır.
Sonuç
Terapi odasında en sık duyduğum cümlelerden biri
“Bilmiyorum”
Oysa çoğu zaman sorun duygunun olmaması değildir.
Sorun, o duygunun henüz düşünceye dönüşmemiş olmasıdır.
İnsanları yoran şey çoğu zaman hissettikleri değil hissettiklerini anlayamamalarıdır.
Anlamlandırılamayan duygu kaybolmaz:
Davranış olur.
İlişki olur.
Bedensel belirti olur.
Sessizlik olur.
Öfke olur.
Ama mutlaka kendine bir ifade yolu bulur.
Ruhsal iyileşmenin başlangıcı, insanın kendine dürüstçe sorduğu şu sorudur:
“Ben şu anda gerçekten ne hissediyorum?”
Çünkü insan, duygularını bastırdığında değil; onları tanıyıp düşünebildiğinde özgürleşir.
Ve insan
“İnsan, duygularını hissettiği için değil; hissettiklerini anlayabildiği ölçüde ruhsal olarak büyür.”