Babasız Değil, Başka Türlü

Sperm Bankası ile çocuk edinmeye karar veren bir danışan anne üzerinden aileyi yeniden düşünmek
“Ne zaman artık yaşama, kişilerarası ilişkilere, insana dair öğreneceğim, keşfedeceğim ne kaldı” diye düşünsem, Gönül Yarası filminde Şener Şen’in hayat verdiği öğretmen Nazım karakterinin şaşkınlığıyla karşı karşıya bırakıyor hayat beni!..
“Bir danışanın hikâyesi, ona tanıklık edenleri de dönüştürür. Birsen’in süreci de böyle bir alan açtı benim için. Babasız çocuk fikri, yargım olmasa da zihnimde sınırlarla dolu bir alandı. Ancak süreç ilerledikçe, bu algı zorlanmasının pek çoğunun halen toplumsal normlara ve alışkanlıklara sıkı sıkıya bağlı olmamdan kaynaklandığını anladım. Çünkü her ebeveynlik kararı, sadece aile yaratmakla kalmaz; etrafımızdaki yargıları, algılarımızı ve insan doğasına dair varsayımlarımızı da sorgulatır.”
Birsen’in Kararı ve Zamanın Sınırları
Birsen’in sperm bankası aracılığıyla anne olma kararı, ani verilmiş bir karar değil; uzun süredir biriken bir içsel hesaplaşmanın sonucuydu. Kırklı yaşlarına yaklaşırken, zamanın biyolojik sınırlarını daha net hissetmeye başlaması, bu süreci görünür kılan en önemli eşikti. Evliliğinin sona ermesinin ardından yeni bir ilişki kurma ihtimalini değerlendirmiş, ancak bunun hem duygusal hem de zamansal olarak belirsizlikler içerdiğini görmüştü. Bir yanda ‘birlikte bir hayat kurma’ arzusu, diğer yanda ‘anne olma’ isteğinin ertelenemezliği arasında sıkışmıştı.. zaman daralıyordu, süreç belirsizdi.
Birsen’in hikayesinde, anne olma isteği yeni bir ilişki kurma ihtiyacından bağımsız bir şekilde var oluyordu. Bu ayrım, kararın merkezindeydi: Bir çocuk sahibi olma arzusu, kendi başına anlamlı ve güçlü bir motivasyon olarak ortaya çıkıyordu: Modern dünyadaki pek çok kadının ruhunun derinliklerinde olduğu gibi; evlenmeden çocuk sahibi olma arzusu.
Birsen, evliliğinin sona ermesinin ardından kendi kaygıları ve suçluluk duygularıyla yüzleşti. Bu süreç ona, hem geçmiş ilişkilerin etkilerini çözümleme hem de geleceğe dair bilinçli seçimler yapma imkânı sundu.
Başlangıçta zihnimde beliren pek çok soru, bilgi eksikliğimin yarattığı boşluklardan besleniyordu. Sperm bankası,denetimsiz ve rastlantısal bir süreç gibi canlanıyordu zihnimde. ‘Babasız çocuk’ fikri, toplumda hâlâ marjinal, yanlış anlaşılmış veya olumsuz bir kavram olarak algılanıyordu. Çocuğun babasının olmaması, hem aile içi hem de toplumsal bağlamda çeşitli önyargılara yol açıyordu. Hatta daha ilerisi, eşinin eşcinsel olduğunu öğrenen bir kadının şaşkınlığıyla karşılanıyordu bu durum, “böyle bir şey nasıl mümkün olabilir”… Ancak Birsen’le yaptığımız görüşmeler, sürecin aslında sistemli, etik ve denetlenmiş bir yapıda işlediğini ortaya koydu.
***
Sistem, bağlanmaktan kaçınan erkeklerin dolaylı yoldan çocuk sahibi olma ihtiyacını karşılarken, kadınlara da güvenli bir alan sunuyordu. Yeni bir ilişki kurmak ve bunun üzerinden çocuk sahibi olma ihtimali, duygusal olarak karmaşıktı ve risk taşıyordu. Sperm bankası ise, kadının karar alanını koruyan ve süreci öngörülebilir kılan bir çerçeve yaratıyordu.
Sistem oldukça sıkı kriterlerle işliyor. Donörler eğitimli, sağlıklı ve belirli standartlara sahip kişiler arasından seçiliyor; genetik taramalar ve geçmiş sağlık kayıtları inceleniyor. Donörler yalnızca sınırlı sayıda çocuğa katkıda bulunabiliyor, donörlerin kendi kişisel hayatlarında çocuk sahibi olmaları istenmiyor, olmaları durumunda bankadan çıkartılıyorlar. Babanın kim olduğu bilgisi anneye veriliyordu ve belli bir yaşa geldiğinde çocuklar da babalarının kim olduklarını öğrenme hakkına sahip. Çocuk isterse babasıyla görüşüyordu. Bu koşullar, hem annenin kaygılarını azaltıyor hem de çocuğun gelecekteki kimlik ve aidiyet hissini güvence altına alıyor. Ve aynı zamanda soy bağı da korunmuş oluyor.
***
Çocuğun biyolojik babasının olmaması, etik ve varoluşsal soruları gündeme getiriyor. Ancak mesele yalnızca babanın yokluğu değil; asıl soru, insanın kendi seçimlerini ve başkalarına karşı sorumluluklarını nasıl yönetebildiğidir. Soru şudur: Donörlerin sayısı, kimlik bilgileri ve sağlık geçmişi ile belirlenen sınırlar, süreci etik ve bilinçli bir çerçeveye oturtuyor mu? Çocuğun biyolojik kökenini öğrenme hakkı, kimlik arayışında güvence sağlıyor mu?
Toplum, ebeveynliği belirli kalıplara oturtmaya alışkındır: ‘Baba olmalı’, ‘anne ve baba birlikte olmalı’ gibi normlar sorgulanmadan kabul edilir. Ancak Birsen’in hikayesi, bu normları doğrudan test ediyor. Modern ebeveynlik, bilinçli seçim ve etik sorumluluk ile normları yeniden yorumlamayı/sorgulamayı mümkün kılıyor.
Jean Poul Sartre “İnsan, seçimleriyle kendini kurar” der: Bir çocuğun biyolojik bir babası olmadan dünyaya gelmesi, annenin zihninde sorular ve kaygılar yaratır: ‘Çocuğum eksik hisseder mi? Toplum onu nasıl değerlendirecek? İleride kimlik arayışı yaşayacak mı?’ Ancak bence belirleyici olan, çocuğun biyolojik varlığı değil, ilişkisel bağların niteliğidir. Güvenli ve erişilebilir ilişkiler, eksiklik algısını ortadan kaldırır. Donald Winnicott bu durumla ilgili der ki “Bir çocuğun sağlıklı gelişimi, ideal koşullardan ziyade, ‘yeterince iyi’ bir bakım verenle kurduğu ilişkiye bağlıdır.”
Birsen’in deneyiminde, bu meseleyi kadınlarla konuşmak fikri rahatlatıcı ve destekleyici karşılık bulurken, erkeklerle konuşmak kaygı ve utanç uyandırıyordu. Böyle de oldu. Kadınlar empatiyle yaklaşırken, erkekler çoğu zaman yargılayıcı ve eleştireldi. Neden? Bu durum, halen toplumsal cinsiyet normlarının bireysel algıları ne kadar şekillendirdiğini göstermiyor mu?
Çocuğun geleceği, anne olarak Birsen’in kaygılarının merkezinde yer alıyor. Biyolojik baba eksikliği, potansiyel duygusal ve toplumsal zorlukları gündeme getiriyor. Ancak erişilebilirlik, güvenli bağ ve istikrarlı ilişki ağı, eksiklik algısını büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Birsen, bilinçli planlaması ve farkındalığı sayesinde çocuğu için güvenli bir çevre yaratmayı başaracaktır. Bence modern ebeveynlik, babasızlık eksiklik değil, farklı bir düzenin varlığı olarak yeniden tanımlanmasını mümkün kılar. Bağlanma kuramının kurucusu John Bowlby “Çocuk için kritik olan, birincil bakım verenle kurduğu güvenli bağdır; bu bağın biyolojik bir ebeveynle kurulması zorunlu değildir” sözleriyle Birsen’in durumundaki tüm ebeveynlere gönül rahatlığı sunar.
Lakin kuşkusuz hem Birsen’in hem de çocuğunun baş etmesi gereken psikolojik süreçler var:
“Eksiklik, Yapaylık ve Meşruiyet” sorunu…
***
Tüm bu karmaşa bize şu sorunsalları ve soruları getiriyor:
Doğal olan nedir?
Aileyi kim kurar?
“Seçilmiş babalık” üstünden modern dünyada ebeveynliği yeniden mi tanımlamalıyız?
“Bağlanmadan ebeveyn olmayı” insanlığın yeni bir hikayesi olarak okumak mümkün mü?
***
Yazımı Birsen’in sözleriyle tamamlayayım;
“Nazım’ın söylediği şey; ‘Dünyayı değiştiremem ama doğru olanı yapmadan da yaşayamam.’
Ben ise diyorum ki;
Toplumun kalıplarını değiştiremeyebilirim ama kendi hikayemi doğru kurabilirim ve belki de cesaret edemeyen bir çok kadına cesaret verebilirim.”