AĞLAMAK YETMEZ

İnsan bazen çok acı çektiğinde değişeceğini sanır. İçinin acıması, boğazının düğümlenmesi, pişmanlıkla yüzünün kızarması ona bir şey olmuş hissi verir. Sanki o yoğun duygunun içinden geçmek, bedel ödemekle eşdeğermiş gibi. Oysa çoğu zaman duygu yaşanır, boşalır ve hayat kaldığı yerden devam eder. Davranış ise öylece yerinde durur!..
Birçok insan terapiye geldiğinde “Çok üzülüyorum”, “Gece ağlıyorum”, “Kendimi suçluyorum” der. Bu cümlelerin içinde görünmeyen diğer cümle şudur: “Demek ki değişiyorum.” Oysa üzülmek değişmek değildir. Pişmanlık hissetmek telafi değildir. Ağlamak sorumluluk almak değildir.
Duygulanım, insanın iç dünyasında olup bitenle temas etmesidir. Sorumluluk ise bu temasın dış dünyada bir karşılık bulmasıdır. İlki içsel bir deneyimdir; ikincisi davranışsal bir karardır. İlki rahatlatır; ikincisi dönüştürür.
Bazen ağlamak, kişinin kendisiyle kurduğu en konforlu alandır. Çünkü duygu yaşanır, yoğunluğu hissedilir, hatta başkalarına gösterilir. Ama sorumluluk, bir şeyi bırakmayı, bir bedel ödemeyi, bir alışkanlığı değiştirmeyi gerektirir. Ağlamak kimliği sarsmaz; sorumluluk kimliği sallar.
Ağlamak iyidir. Ama yetmez.
1. Duygulanım Nedir, Neden Yetmez?
İnsan yaşadığı şeyi önce hisseder. Üzüntü, suçluluk, pişmanlık, öfke ya da kırgınlık… Duygular, ruhsal yaşamın en görünür parçalarıdır ve çoğu zaman değişimin başladığı yer gibi algılanırlar. Kişi ağladığında, etkilendiğinde ya da içi sızladığında bir şeylerin çözüldüğünü, anlaşıldığını ya da geride bıraktığını düşünür. Oysa duygulanım, değişimin kendisi değil, değişime işaret eden bir durumdur.
Duygu, kişinin bir gerçekle temas ettiğini gösterir; fakat bu temas geçici de olabilir. İnsan aynı konuya defalarca üzülüp yine aynı davranışı gösterebilir. Aynı hatayı tekrar ederken her seferinde gerçekten acı çekiyor olabilir. Bu durum, duygunun samimiyetsiz olduğunu değil, tek başına yeterli olmadığını gösterir. Çünkü duygu, farkındalık yaratır ama yön vermez. Ne yapılacağını söylemez; sadece bir şeylerin yanlış gittiğini hissettirir.
Duygusal deneyim içsel bir yaşantıdır, sorumluluksa dış dünyaya yansıyan bir eylemdir. Kişi üzülerek, ağlayarak ya da kendini suçlayarak geçmişi değiştirmez. Ancak hissettiği duygunun ne söylediğini anlayıp davranışına müdahale ettiğinde bir değişim başlar.
Terapi sürecinde gözlemim kişinin ilk olarak duygularına ulaştığıdır. Bastırdığı üzüntü ortaya çıkar, öfkesini fark eder, kaybın acısını hisseder. Bu aşama bir koşuldur; çünkü hissedilmeyen şey dönüştürmez. Ancak süreç burada kalırsa, kişi duygularını yaşadığı halde hayatında bir şeyin değişmediğini görür. Zaman zaman tecrübe ettiğim sözlerdir “Hocam gelip ağlayıp ağlayıp dönüyorum. Hiçbir şey değişmiyor hayatımda. Bu daha ne kadar böyle devam edecek?” Kendine dair hayal kırıklığı, sitem, çaresiz ve umutsuz bir yakarış. İşte burası duygusal sınırdır. Duygu, kapıyı açar. Ama o kapıdan geçmek için sorumluluk almak gerekir.
2. Duygu Rahatlatır, Sorumluluk Değiştirir
İnsan çoğu zaman yoğun bir duygu yaşadığında anlık olarak hayatında bir şeylerin çözüldüğünü hisseder. Ağlamak, üzülmek, pişmanlık duymak ya da içten bir şekilde etkilenmek geçici bir rahatlama yaratır. Bu rahatlama, çoğu zaman değişimle karıştırılır.
Birçok insan aynı ilişki döngüsünü tekrar ederken her seferinde gerçekten üzülür. Tartışmalardan sonra pişmanlık hisseder, kırdığı için ağlar, kendine kızar. Ancak bir sonraki benzer durumda aynı davranışı yeniden sergiler. Çünkü duygu yaşanmış ama davranışın sorumluluğu alınmamıştır. Duygu boşalımı kişiyi baskı altına alan duygudan kurtarır, rahatlatır; sorumluluk ise kişiyi zorlar. Değişim bu zorlanma alanında başlar. Bunun hemen öncesindeki rahatlama hissettiren acı verici duygu durumundan kurtulma, kişide değişimin değil, kişinin bunun öncesindeki duygu ve hayat düzenine geri döndüğü algısını yaratır. Rahatlama bu algı nedeniyledir. Ancak hiçbir şey yaşanmamış gibi olmaz. Su geriye akmaz, olmuş olan olmamış olmaz. Öyleymiş gibi davranılmaya çalışılsa da sürdürülebilir değildir.
Hatayı itiraf edenin bunu itiraf ederken yaşadığı yoğun duygulanımın alt mesajı, “lütfen eskiye dönelim” olur. Sorumluluk almak, sadece hatayı kabul etmek değildir. Kişinin kendi payını görmesi, bunu başkalarına ya da koşullara yüklemeden taşıyabilmesi ve aynı durum tekrar ettiğinde farklı bir seçim yapabilmesidir. Bu nedenle sorumluluk duygusal açıdan daha ağırdır. Çünkü kişi, ne hissettiğiyle değil ne yaptığıyla da yüzleşir.
Duygu boşalımının büyük yanılsaması “Bu kadar üzülüyorsam zaten değişmişimdir.” Düşüncesidir. Oysa üzülmek değişimin kanıtı değildir. Bazen üzülmek, kişinin kendisiyle ilgili iyi hissetmesini sağlayan bir telafi olur. Kişi üzülerek vicdanını yatıştırır ama davranışını değiştirmez.
Gerçek değişim, duygunun ardından gelen küçük ama somut adımlarda ortaya çıkar. Daha önce susulan yerde konuşmak, kaçılan yerde kalmak, suçlanan yerde kendi payını görmek… Duygu süreci başlatır, fakat hayatı değiştiren şey sorumluluğun alınmasıdır.
Sorumluluk tek başına iç görü de değildir. Duygusal boşalımın yanına ya da tek başına eklenen “ne olduğunu anlama” durumu da kişiyi değiştirmez. Bu da duygusal boşalım gibi kişi de bir kurtuluş duygusu yaratır, anlayınca bir daha aynı şekilde davranılmazmış gibi düşünülür. Ama öyle olmaz.. size Deniz’in öyküsünden bahsedeyim:
Deniz terapiye ilişkisi hakkındaki kararsızlığıyla gelmişti.
“Evliliğimi sürdürmeli miyim, bitirmeli miyim bilmiyorum,” diyordu.
Ama birkaç seans içinde mesele yalnızca evlilik değil, daha derin bir karmaşa halini aldı. Deniz, evliliğinde olduğu gibi kurduğu bütün ilişkilerde karşı tarafın ne düşündüğünü, ne hissettiğini sorguluyor, kendini bu düşünce ve duygulara göre konumlandırıyordu. İletişim anında karşı tarafın kendisiyle ilgilenip ilgilenmediğini, onu yeterli bulup bulmadığını zihninde sürekli kontrol ediyordu.
Eşi sınırlarını ihlal ediyordu. O ise bunu tolere ediyordu. Sorumluluk alıyordu. Taşıyordu. Bir süre sonra aldığı sorumluluk nedeniyle bunalmış hissediyordu. “Özgür değilim,” diyordu. Ama yine de aynı yükü taşımaya, yenilerini almaya devam ediyordu.
Seanslarda dikkatimi çeken bir şey vardı: Deniz konuşurken bir yandan beni izliyordu. Sözünü söylerken gözleri sürekli yüzümdeydi. Tepkimi ölçüyordu. Kaşımı mı kaldırdım? Not mu aldım? Başımı mı salladım?
Bir taraftan hikâyesini anlatıyor, bir taraftan benim zihnimdeki yerini hesaplıyordu.
Bir seans sırasında bunu doğrudan söyledim:
“Konuşurken beni izliyorsun.”
Durdu.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Evet,” dedi.
“Sürekli sizi izliyorum, evet. Onaylıyor musunuz? Saçmalıyor muyum? Devam etmeli miyim? Yanlış bir şey mi söyledim?”
O an bir kapı açıldı.
Deniz’in asıl problemi yalnızca eşinin sınır ihlali değildi. Eşine karşı kendi kişisel sınırlarını koruyamaması değildi, Deniz kendine dönemiyordu. Çünkü sürekli dış referans arıyordu. Seans boyunca benimle meşguldü; gündelik hayatta da başkalarıyla.
Kıyafetini başkalarıyla kıyaslıyordu.
Akademik durumunu, ekonomik durumunu, sosyal statüsünü…
Sürekli ölçüyordu.
Sürekli yeterli olup olmadığını kontrol ediyordu.
Ve bu sürekli dışa dönük izleme hali, kendi duygusuna dönmesini, iç dünyasına inmesini engelliyordu. Öfke hissettiğinde tam hissedemiyordu. Üzüntüsünü yeterince deneyimleyemiyordu. Çünkü zihni “Bu uygun mu? Bu kabul edilir mi?” diye dışarıyı tarıyordu.
O seansta bunu net bir şekilde gördü. Kabul etti.
“Evet, bu beni kendimden uzaklaştırıyor,” dedi.
Onu dinleyen birine bu konuşma, bir dönüm noktası olduğunu hissettirir. “Fark etti. Şimdi değişim başlayabilir,” diye düşündürtürdü.
Ben de bir sonraki seansta küçük bir farklılık bekliyordum.
Ama hiçbir şey değişmedi.
Bir sonraki seansta yine beni izliyordu.
Yine onay arıyordu.
Yine kendinden uzaktı.
O an bir kez daha şunu gördüm: Fark etmek, değişmek anlamına gelmiyor. Bir örüntüyü görmek, o örüntünün çözülmesi anlamına gelmiyor. Çünkü o yapı uzun yıllar boyunca güvenlik sağlayan bir mekanizma. Onu bırakmak yalnızca bilinçlenmekle mümkün olmuyor, tekrar tekrar deneyim ve tolerans gerektiriyor.
Bu Vaka Neyi Gösteriyor?
- İçgörü, otomatik olarak davranış değişikliği yaratmaz.
- Kişi bir davranış örüntüsünü kabul edebilir ama bedeni eski güvenlik mekanizmasını sürdürür.
- Duygusal farkındalık ile davranışsal dönüşüm arasında “zaman” ve “tekrar” süreçleri gerekir.
- Dış referansla yaşayan biri için “kendine dönmek” yalnızca kavramsal bir karar değil varoluşsal bir risktir.
3. Suçluluk, Pişmanlık ve Kendini Affetme Tuzakları
Suçluluk ve pişmanlık, insanın vicdanla temas ettiği duygulardır. Birine zarar verdiğinde, bir sözü fazla kaçırdığında ya da kişi kendi değerleriyle çeliştiğinde hisseder bu duyguyu. Sağlıklıdır; çünkü kişinin yaptıklarıyla yüzleşmesini sağlar. Ancak her sağlıklı duygu gibi, yerinde ve dozunda ortaya çıkmadığında bir savunmaya dönüşebilir.
Bazı insanlar için suçluluk, değişimin başlangıcı değil, değişimin yerine geçen bir duygudur. “çok pişmanım” cümlesi, böyle durumlarda davranışın sürmesine izin veren görünmez bir rahatlama alanına dönüşür. Kişi kendini suçlayarak ahlaki bir pozisyon alır; ama davranışına dokunmaz. Böylece vicdan rahatlar, döngü devam eder. Bu derinde değişime dirençtir.
Pişmanlık da suçluluk gibi iki farklı yöne gidebilir. Birincisi dönüştürücüdür: Kişi yaptığı şeyi anlar, verdiği zararı kabul eder ve bunu telafi etmeye çalışır. İkincisi ise duygusal boşalmadır: Ağlar, üzülür, kendini kötü hisseder ama aynı koşullar oluştuğunda aynı seçimi yine yapar. Burada pişmanlık, davranışın önüne geçmez; ardından gelir.
Bir başka tuzak ise kendini erken affetmedir. “Herkes hata yapar”, “Ben de insanım” gibi cümleler doğru olmakla birlikte, bazen sorumluluğun ağırlığını hafifletmek için kullanılır. Kendini affetmek iyileştiricidir; ancak yüzleşme ve telafi süreci tamamlanmadan gerçekleştiğinde, değişimi geciktirir ya da durdurur.
Suçluluk, pişmanlık ve affetme; üçü de insan ruhunun önemli parçalarıdır. Fakat bu duygular davranışla temas etmediğinde, kişi kendi içinde bir ahlaki hikâye yazar ama dış dünyada aynı kalır. Duygu yaşanır, vicdan konuşur, kişi rahatlar. Ancak zarar gören ilişki, kırılan güven ya da tekrar eden alışkanlık yerinde durur.
Bu nedenle asıl soru şudur: Üzülmek mi istiyorum, yoksa değiştirmek mi? Çünkü suçluluk hissedebilirim; ama sorumluluk almadıkça değişmiş olmam.
Acı’nın yarattığı Suçluluk
Karşı tarafın acısı genellikle üç duygudan birini uyandırır:
Empati; Onun yerine kendini koyma
Suçluluk; Ben mi sebep oldum?
Güç / Değer hissi; Demek ki benim varlığım onun için belirleyici
Bu üç duygu, kişinin karşısındakine sınır koyma kapasitesini zayıflatır. Özellikle suçluluk devreye girdiğinde kişi şunu düşünür:
“Zaten yeterince acı çekiyor. Daha fazlasına ben neden olmayayım”
Karşımızdaki acı çekiyorsa ve biz ona rağmen sınır koyarsak, içimizde bir suçluluk belirir. Ve bu suçluluk çoğu zaman sınırlarımızı koruyamamamıza/sınırlarımızı geri çekmemize neden olur.
“Zaten üzülüyor.”
“Zaten hatasını anladı.”
“Daha ne kadar canı yansın?”
Diye düşünerek karcısındakini affetmeye çalışan kişi şunu görmez:
Artık adaletle ya da rasyonaliteyle değil, merhametle karar vermeye çalışmaktadır. Oysa merhamet davranışın sonucunu ortadan kaldırdığında, değişim için gerekli olan gerçek temas da ortadan kalkar.
Kişi ağladığında karşısındaki onun empati kurarken, onun yaptığını değil; yaşadığını merkeze alır. Bu merhameti doğurur, böylece davranış geri plana düşer.
Acı çeken birini reddetmek, karşısındakine kendini zalim gibi hissettirir.
“Onu bu halde bırakırsam, kötü bir insan olurum.”
Bu, özellikle çocuklukta “üzülen kişiyi teselli etme” rolü üstlenmiş kişilerde daha güçlüdür. Başkalarının duygularını regüle etmeyi öğrenmiş olan kişi, karşı tarafın gözyaşına karşı kayıtsız kalamaz.
Bu kişiler de bilinçdışı bir denklem vardır: karşıdakinin acısıyla kişinin oluşturduğu mesafe hissedilecek olan suçluluğun dozunu belirler. Ve çoğu insan bu suçlulukla baş etmek yerine kişisel sınırlarını geri çeker. İnsan rasyonel bir varlık değildir; bağ kuran bir varlıktır. Acı, bağın hâlâ canlı olduğunu gösterir. Buradaki manüplasyonun temel nedeni budur.
Suçluluk duygusunu tetikleyen bir başka etmen ise karşıdakinin acı çektiğinde karşılık bulamazsa ilişkiden vazgeçeceğini düşünmesidir. bu şekilde düşünmemizin biz edair bir nedeni var kuşkusuz. Hepimiz bir şeyi ne kadar çok istesek de bunun için karşılayabileceğimiz zorlanmanın bir sınırı var. Savunma mekanizmalarını bu yüzden geliştiriyoruz. Yani istemeye devam etsek de çektiğimiz acı nedeniyle vazgeçiyoruz, artık bu acıya katlanamayacağımız için. İşte kendimize dair bu farkındalık karşı tarafın acısına karşı da içimizdeki onu kaybetmeye dair kaygıyı harekete geçirir. Kaygı nedeniyle affetmeye kalkmak kendimizle çelişkiye neden olacağı için bilinçaltı çözümü kaygıyı manüple ederek suçlulukla deneyimler. Suçluluk kişinin kendisiyle çelişmeden geri adım atması, rasyonel olmasa da affetmesi için imkan sağlar.
Bir başka açıdan acı, karşımızdakinin son bir bağlanma hamlesi olarak görülür. Karşıdakinin zorlanmasını alt mesaj olarak “Bak, ben gerçekten zorlanıyorum ve artık dayanacak gücüm kalmadı” olarak okunur. Ve bu algı kişide “Eğer şimdi dönmezsem ilişki kopacak” endişesi yaratır. Kayıp korkusu, rasyonel değerlendirmeyi bozar.
Melanie Klein’ın tanımladığı onarma dürtüsü, sevilen nesneye zarar verme kaygısıyla ilişkilidir. Yetişkin ilişkilerinde partnerin gözyaşı, kişide “zarar veren ben miyim?” sorusunu uyandırabilir. Bu durumda affetme kararı, davranışın değiştiğine dair bir kanaatten değil, içsel suçluluğu yatıştırma ihtiyacından kaynaklanır. Böylece kişi, sınır koymak yerine onarmayı; mesafe almak yerine kalmayı seçer. Ancak bu seçim çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, erken dönem ilişkisel örüntülerin tekrarından ibarettir.
Bağlanma kuramı açısından bakıldığında ise karşı tarafın acısı, özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip kişilerde güçlü bir alarm sistemi oluşturur. Bowlby’nin tanımladığı şekilde, bağlanma sistemi tehdit algıladığında aktifleşir ve öncelik ilişkinin korunmasına verilir. Partnerin gözyaşı ya da yoğun pişmanlığı, “bağ kopuyor” sinyali olarak algılanabilir. Bu durumda kişi, davranışın gerçekten değişip değişmediğini değerlendirmek yerine, ilişkiyi kaybetmeme refleksiyle hareket eder. Affetme kararı çoğu zaman bilinçli bir muhakemenin değil, terk edilme kaygısının yatıştırılmasının sonucudur. Böylece kişi sınır koymak ile bağı sürdürmek arasında kaldığında, çoğunlukla bağı seçer.
Özellikle çocuklukta tutarsız bir bakım verenle(sevgi nesnesi) büyümüş bireylerde, karşı tarafın acısı güçlü bir bağlanma çağrısı olarak deneyimlenir. Ağlayan ya da kırılan partner, yalnızca hatalı biri değil; aynı zamanda “ulaşılması gereken” biri haline gelir. Bu noktada affetmek, karşı tarafın değişimine inanmak değil; ilişkinin kopma ihtimalini tolere edememek anlamına gelebilir. Kişi, rasyonel olarak yeterli gerekçe görmese bile, duygusal olarak ayrılığı taşıyamadığı için kalır.
Bu nedenle affetme kararı her zaman bilinçli bir etik tercihten doğmaz; kimi zaman içsel suçluluğu yatıştırma, kimi zaman da bağlanma sisteminin tetiklenmesiyle ilişkiyi koruma refleksinden kaynaklanır. Yine bu nedenle affetme, çoğu zaman erdem değil; suçluluk ve terk edilme kaygısının ortak ürünüdür.
4. Duygulanımın Ardından Gelen Sessizlik: Davranış Neden Değişmez?
Terapi odasında ya da hayatın herhangi bir anında kişi kendi duygularıyla temas ettiğinde zihninde bir açıklık/aydınlık yaşar. O anda her şey net görünür. Ne yapmaması gerektiğini bilir, neden tekrar ettiğini anlar, kendine bunu yapmaması gerektiğini söyler, bunu fark ettiği için de bir daha aynı hatayı yapmayacağına inanır. Fakat hayat eski ritmine döndüğünde, zorlanma yavaş yavaş çekilir. Yerini tanıdık olan eski alır. İnsan çoğu zaman acı veren ama bildiği olanı, bilinmeyen ama daha sağlıklı olana tercih eder.
Buradaki temel mesele, duygu ile davranış arasındaki boşluktur. Duygu kişiyi harekete çağırır; fakat hareket için karar, tekrar ve sorumluluk gerekir. “Değişim, çoğu zaman dramatik anlarda değil, duygunun azaldığı sıradan günlerde” gerçekleşir. Çünkü asıl sınav, kişinin artık güçlü hissetmediği anlarda ne yaptığıdır.
Bazı insanlar bu yüzden aynı döngüyü tekrar tekrar yaşar. Her seferinde gerçekten etkilenir, gerçekten üzülür, gerçekten anladığını hisseder. Ama hayatına geri döndüğünde yeni bir davranış inşa etmez. Duygu yaşanır, rahatlama gelir ve sistem eski haline döner.
Gerçek değişim, duygunun ardından gelen sessizlikte başlar. Kimsenin görmediği, kimsenin alkışlamadığı basit anlarda. Daha az konuşmak, farklı bir seçim yapmak, alışılmış tepkiyi ertelemek, sorumluluğu başkasına vermemek… kişi kendi içindedir. Duygulanım kapıyı açar; ama içeri girip evi yeniden kurmak/düzenlemek herkesten uzak, saklı, sessiz bir alanda davranışın işidir.
5. Kendine Acımak ile Kendine Bakmak Arasındaki İnce Çizgi
İnsan zorlandığında, kırıldığında ya da hayal kırıklığı yaşadığında kendine yönelir. Bu yöneliş bazen şefkat içerir, bazen ise fark edilmeden kendine acımaya dönüşür. Dışarıdan bakıldığında ikisi birbirine yakın görünür; ikisinde de kişi kendi acısıyla temas halindedir. Ancak sonuçları birbirinden oldukça farklıdır.
Kendine acımak, kişinin yaşadığı duygunun içinde kalmasına neden olur. Kişi başına gelenleri anlatır, neden böyle olduğunu açıklar, haklı yanlarını görür ama hareket etmez. Acı bir kimliğe dönüşür. “Ben zaten böyleyim”, “Benim başıma hep bu geliyor” gibi cümleler, değişimin önünde görünmez bir duvar/kendini koruma alanı oluşturur. Bu alan güvenlidir çünkü sorumluluk gerektirmez. Kişinin bulunmuş olduğu durumun yarattığı gerilimi de tolere etmişi olur. Yani zorlanmayı hafifletir ve değişimin yaratacağı zorlanmadan da uzak tutar kendine acıma durumu. Ama aynı zamanda kişiyi olduğu yerde tutar.
Kendine bakmak, iç görü farklı bir yerden başlar. Kişi yine üzülür, yine zorlanır ama burada amaç duygunun içinde kalmak değil, duygunun ne söylediğini anlamaktır. Kendine bakabilen kişi bir duygu baskısı altında olmadan kendine şu soruyu sorar: “Ben bunu neden yaptım, buna neden ihtiyaç duydum, ne işe yarayacağını düşündüm?” Bu soru, kişiyi mağduriyet pozisyonundan çıkarıp özne konumuna taşır.
Duygu yoğunluğu burada uyarıcı işlevi görür. Acı, bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber verir. Ancak değişim, kişinin kendine karşı dürüst olabildiği noktada başlar. Bazen sınır koymak, bazen bir ilişkiyi yeniden tanımlamak, bazen de alışılmış bir davranışı bırakmak gerekir. Kendine bakmak, kısa vadede zorlayıcıdır çünkü sorumluluk içerir. Ama uzun vadede kişiyi güçlendiren de budur.
Gerçek şefkat, kişinin kendini olduğu haliyle bırakması değil; kendisini daha iyi bir yere taşıyacak sorumluluğu üstlenebilmesidir. Kendine acımak rahatlatır, kendine bakmak ise dönüştürür.
6. Değişim, Duyguyu Taşıyabilme Kapasitesiyle Başlar
İnsan çoğu zaman değişemediği için değil, hissetmekten kaçındığı için aynı yerde kalır. Değişim fikri çoğu kişiye mantıklı gelir; neyin yanlış olduğunu görmek, anlamak, hatta kabul etmek bile mümkündür. Ancak değişim, yalnızca anlamakla değil, ortaya çıkan duyguyu taşıyabilmekle başlar.
Çünkü her gerçek değişim bir kayıp duygusu içerir. Alışılmış bir davranışı bırakmak, tanıdık bir ilişki biçiminden vazgeçmek ya da kendine dair eski bir hikâyeyi geride bırakmak; beraberinde belirsizlik, korku, yalnızlık ve bazen de suçluluk getirir. Bu yüzden insan çoğu eskiyi bırakmakta zorlanır, çünkü eski tanıdıktır. Tanıdık olan, acı verici olsa bile öngörülebilirdir.
Duyguyu taşıyabilmek, bu noktada belirleyici hale gelir. Kişi kaygıyı hemen yatıştırmak, üzüntüyü hızla bastırmak ya da suçluluk hissinden kaçmak yerine, bu duygularla bir süre kalabildiğinde yeni bir alan açılır. Bu alan, eski savunmaların devreye girmediği, yeni bir davranışın mümkün hale geldiği yerdir. Değişim tam olarak burada başlar.
Terapi sürecinde de çoğu zaman görülen şey budur: kişi ne yapması gerektiğini bilir, fakat bunu yapamaz. Çünkü yapmanın bedeli bir duyguyla karşılaşmaktır. O duyguya tahammül edebildiği anda ise davranış değişimi kendiliğinden gelir.
Değişim, güçlü hissettiğimiz anda değil, kırılganlığımızı taşıyabildiğimiz anda başlar. Duyguyu ortadan kaldırmak değil, onunla birlikte kalabilmek; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin olgunlaşmasının ilk adımıdır.
7. İyi Hissetmek Değil, Doğru Olanı Yapmak
İnsan çoğu zaman değişimi “iyi hissetmek” ile karıştırır. Sanki bir şey doğruysa içimizde huzur, rahatlama ve netlik yaratmalıymış gibi düşünürüz. Oysa çoğu doğru karar, ilk etapta iyi hissettirmez. Aksine kaygı, suçluluk, belirsizlik ve hatta yalnızlık duygusu yaratır.
Bir sınır koymak iyi hissettirmez; çünkü karşı tarafın tepkisini, onu kaybetmeyi göze almayı gerektirir. Bir ilişkiyi bitirmek iyi hissettirmez; çünkü alışılmış olanı bırakmak acı verir. Bir alışkanlığı değiştirmek iyi hissettirmez; çünkü konfor alanını terk etmek zordur. Ama bunlar uzun vadede kişinin kendisiyle daha tutarlı bir ilişki kurmasını sağlar.
Duygulanım çoğu zaman anlıktır. O an rahatlamak isteriz. O yüzden erteleriz, alttan alırız, görmezden geliriz ya da kendimizi geçici çözümlerle yatıştırırız. Fakat sorumluluk, kısa vadeli rahatlık yerine uzun vadeli tutarlılığı seçmeyi gerektirir.
Olgunlaşma tam da burada başlar: “Şu an iyi hissetmiyorum ama bu benim için doğru olan.” Bu cümleyi kurabilmek, kişinin kendi değerleriyle temas ettiğini gösterir. Çünkü doğru olan her zaman kolay olan değildir; ama kişi doğru olanı yaptıkça özsaygı artar. Özsaygı ise anlık mutluluktan değil, kişinin kendisiyle kurduğu tutarlı ilişkiden beslenir.
İyi hissetmek değişimin sonucu olabilir; fakat değişimin ölçütü değildir. Ölçüt, zorlayıcı da olsa doğru olanı seçebilme kapasitesidir. Ve bu kapasite geliştikçe kişi artık duygularının sürüklediği biri olmaktan çıkar, değerleriyle yön bulan biri haline gelir.
8. Katarsis: Duygusal Boşalım Gerçekten İyileştirir mi?
Katarsis, en yalın haliyle, bastırılmış ya da yoğun duyguların dışa vurulmasıyla yaşanan duygusal boşalma durumudur. Kavramın kökeni Antik Yunan’a, özellikle de tragedya izleyen seyircinin korku ve acıma duygularını yaşayarak arınmasını anlatan Aristoteles’e kadar uzanır. Modern psikolojide ise katarsis, kişinin ağlaması, öfkelenmesi, anlatması ya da yoğun bir duyguyu ifade etmesi sonrasında yaşadığı rahatlama hissini tanımlamak için kullanılır.
Gerçekten de katarsis kısa vadede rahatlatıcıdır. Kişi uzun süredir taşıdığı bir yükü ifade ettiğinde bedensel ve zihinsel bir gevşeme yaşar. Gerginlik azalır, kişi anlaşılmış hisseder, yalnızlık duygusu hafifler. Bu nedenle terapi süreçlerinde duyguların ifade edilmesi önemli bir adımdır. Çünkü ifade edilmeyen duygu genellikle içeride basınç, stres oluşturmaya devam eder. Her ne kadar bu açıdan katarsis önemli bir eşik ve önemli bir rahatlama alanı yaratsa da kritik bir ayrım vardır: Katarsis değişim değildir.
Yoğun pişmanlık, gözyaşı ya da duygusal patlama, karşı tarafta “artık anladı” hissi uyandırsa da katarsis, sorumluluk alındığının değil, duygunun yaşandığının göstergesidir. Duygu yaşanmış olabilir; fakat davranış değişmemiş olabilir.
Ağlayan Adam, Değişmeyen Hayat
Mert uzun zamandır grup terapi alıyordu. Her hafta bir şey anlatıyordu ama hiçbir zaman tam olarak bir şey anlatmıyordu. İlişkilerinden bahsediyordu, iş hayatındaki düzensizliklerden söz ediyordu, yeni planlar yapıyordu, eski planları bırakıyordu. Ama anlattıklarının içinde bir duygu yoktu. Sanki bir rapor sunar gibi konuşuyordu. “Şöyle oldu, böyle yaptım, sonra bu oldu…”
Biz yorum yapıyorduk. Bazen aceleci olduğunu söylüyorduk, bazen bir şeylerden kaçtığını düşündüğümüzü dile getiriyorduk. O başını sallıyordu. Anlıyormuş gibi yapıyordu. Ama bir sonraki hafta aynı yerden devam ediyordu. Hayatı ilerlemiyor gibiydi; daha çok daire çiziyordu.
İşinden ayrıldığının üçüncü ya da dördüncü haftasıydı. “Zorlanmıyorum,” diyordu. “Zaten yeni iş bulurum.” Yüzünde tuhaf bir rahatlık vardı. Ama o rahatlığın altında bir gerginlik hissediliyordu; çenesini sıkıyor, ayaklarını sürekli yere vuruyordu.
Tam bu dönemde yeni tanıştığı biriyle evlenme kararı aldı. Önceki ilişkisinden yeni ayrılmıştı. Ve hatta bu ilişkiye önceki ilişki bitmeden başlamıştı. Yasını tutmadığını, hızlandığını, iş kaygısını ilişkiyle bastırıyor olabileceğini söyledik. Dinlemedi. Daha doğrusu duydu ama oralı almadı.
Aradan birkaç hafta geçti.
O akşam gruba geldiğinde yüzü solgundu. Omuzları düşüktü. İlk başta yine sıradan bir anlatı başlayacak sandık. Ama birden sesi titredi. Sonra kelimeler dağıldı. Ardından hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Ben çok zorlanıyorum,” dedi.
“Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Ağlıyordu. Öyle kontrollü bir ağlama da değildi. Göğsünden gelen, nefesini kesen, çocuk gibi bir ağlama.
“Tek başıma kalamıyorum. Aileme gittim, evleneceğimi söyledim. Şimdi o duygum geçti. Nasıl geri çekeceğim bilmiyorum. Kıza söz verdim. Onu nasıl bırakacağım?”
Sonra başka bir kapı açıldı:
“Eski sevgilimi çok özlüyorum. Onunla cinsellik çok iyiydi. Hâlâ kafamda o var. Sürekli onu düşünüyorum. Belki de aslında onunla hiç bitirmedim ilişkimi. Ama oraya nasıl döneceğim?”
Sanki zihni bir labirentti ve her kapı başka bir çıkmaza açılıyordu.
“İş bulamazsam ne olacak? Üç çocuğum var. Nafakaları nasıl ödeyeceğim? Annemden yardım istersem… onun bana yıllardır söylediği her şey doğru çıkmış olacak. Kendimi ezik gibi hissedeceğim.”
Ağlama yerini öfkeye bıraktı.
“Zaten siz de beni anlamıyorsunuz. Hep yargılıyorsunuz.”
O an odanın havası değişti. Hepimizde bir şey oldu. Onu ilk defa bu kadar çıplak görmüştük. İlk defa savunmasızdı. İlk defa gerçekten temas edilebilir görünüyordu.
O akşam gruptan çıktığımızda çoğumuzda benzer bir düşünce vardı:
“İşte şimdi başladı. Şimdi değişecek.”
Çünkü o gece bir katarsis yaşanmıştı. Yıllardır biriken duygu boşalmıştı. Savunma çökmüş, acı görünür olmuştu.
Ama bir sonraki hafta Mert yine eski Mert’ti.
Yeni planlar. Yeni gerekçeler. Yeni hızlanmalar.
Eski döngü.
Ağlamıştı. Ama değişmemişti.
Duygu çıkmıştı. Ama sorumluluk alınmamıştı.
Bu Vaka Neyi Gösteriyor?
- Katarsis rahatlatır ama örüntüyü değiştirmez.
- Yoğun duygu görmek bizde “artık fark etti” yanılsaması yaratır.
- Bir kişinin kırılganlaşması, otomatik olarak olgunlaşması anlamına gelmez.
- Ağlamak, suçluluk hissetmek, korkmak… Bunlar değişimin başlangıcı olabilir ama garantisi değildir.
9. Tanrı da ağlamayı yeterli bulmaz
Kur’an’da birkaç yerde insanların korku veya çaresizlik anlarında içten bir yöneliş gösterdiği, fakat tehlike geçince eski alışkanlıklarına döndükleri anlatılır. Denizde fırtınaya yakalanan ve kurtulunca verdikleri sözleri unutan insan davranışları örneği bunun en bilinen anlatımlarındandır (Yunus ve Ankebut surelerinde benzer temalar geçer). Buradaki vurgu şudur:Korku, yakarış ve gözyaşı insanı sarsar ama kalıcı dönüşüm irade ve süreklilik gerektirir. Duygu geçicidir; yön değişimi ise seçime bağlıdır.
İncil’de özellikle Yeni Ahit’te pişmanlık (repentance) yalnızca üzülmek ya da ağlamak olarak değil, “yön değiştirmek” (metanoia) olarak tanımlanır. Yani içsel sarsıntı yeterli değildir; kişinin yaşam yönünün değişmesi gerekir. İncil-Matta bölümünde “tövbenize yaraşır meyveler verin” der. Matta 7:21 de ise “Bana Rab Rab diyen herkes göklerin egemenliğine girmeyecek, ancak göklerdeki Babam’ın isteğini yerine getiren girecek” der. Bu ayetler insanın duygusal yoğunluğunun değişim için yeterli olmadığını, Tanrı katında beklenenin duygusal yoğunluk değil davranışsal değişim olduğunu göstermektedir. Bu yüzden yalnızca üzülmek değil, “meyve vermek”, yani davranışın değişmesi vurgulanır.
Tevrat’ta da benzer tema vardır. Hatta Tevrat’ın neredeyse tamamı İsrailoğulları’nın sıkıntı zamanlarında Tanrı’ya yönelip rahatladıklarında eski davranışlarına dönmelerini ve bu nedenle başlarına gelen zorlukları anlatır. Musa ile Mısır’da köle olarak yaşamaktan kurtarılan İsrail oğullarının vaadedilmiş topraklara gidinceye kadar yolda defalarca mucizevi olaylarla karşılaşıp iman etmelerine rağmen, zorluk ortadan kalkınca eski davranışlarına geri döndükleri tekrar tekrar anlatılır. Bir açıdan Tevrat bunun anlatısıdır. Burada da duygu geçici, alışkanlık kalıcıdır. Bu ayetlerde de mesaj nettir: acı farkındalık yaratabilir ama dönüşümü garanti etmez.
10. Duygu Değişimin Kanıtı mıdır?
İnsan, karşısındaki kişinin yoğun bir duygu yaşadığını gördüğünde bunun bir değişim işareti olduğuna inanma eğilimindedir. Ağlamak, üzülmek, pişman olduğunu söylemek ya da acı çektiğini göstermek, çoğu zaman bize bir şeylerin artık farklı olacağı hissini verir. Çünkü duygunun yoğunluğu, zihnimizde samimiyetle eşleşir. Çok üzülüyorsa gerçekten anlamıştır, çok ağlıyorsa bir daha yapmayacaktır gibi bir düşünce kolayca oluşur, bir an önce değişimi isteyen yanımız için. Oysa duygu ile değişim aynı şey değildir.
Bir kişinin yaptığı davranışın sonuçlarıyla yüzleştiğinde üzülmesi doğaldır; fakat bu üzüntü, davranışın tekrar etmeyeceğinin garantisi değildir. Çünkü birçok durumda kişi, yaptığı şeyden çok yakalanmış olmanın, kaybetme ihtimalinin ya da yalnız kalma korkusunun yarattığı duyguyu yaşar.
Burada sık yapılan hata, duyguyu niyetle, niyeti de değişimle karıştırmaktır. O anki pişmanlık gerçek olabilir; kişi gerçekten üzülüyor olabilir. Ancak değişim, duygunun şiddetiyle değil, davranışın sürekliliğiyle ölçülür.
Pişmanlık, Umut ve Tekrarlayan Döngü
Elif terapiye geldiğinde süreç çoktan başlamıştı. Eşiyle yaşanan büyük bir tartışmanın ardından eşi evi terk etmişti. Bir hafta sonra geri döndüğünde evdeki hava değişmişti ama sorun çözülmemişti. Elif’in içinde bir şey kırılmıştı.
“Böyle devam edemem,” dediğini anlattı.
“Ya bir çözüm bulacağız ya da bu şekilde sürmeyecek.”
Karşı tarafın cevabı netti. Gitmek istediğini söyledi. Ardından boşanmak istediğini.
Elif hazır değildi. Sorunları olduğunu kabul ediyordu ama ayrılığın çözüm olmadığını düşünüyordu. Konuşmak, anlamak, belki birlikte bir şeyleri onarmak istiyordu. Ama karşı taraf kararlıydı. Konuşmalar giderek sıkıştırıcı bir hal aldı. Zaman daraldı. Süreç hızlandı.
Bir ay içinde dava açıldı.
Elif o süreci anlatırken hep aynı şeyi söylüyordu:
“Ben aslında ne olduğunu anlayamadan oldu her şey.”
Boşanmaya birkaç gün kala eşinin tavrı değişmeye başladı. Daha yumuşak konuşmalar, ima edilen pişmanlıklar, zihnini karıştıran cümleler… Ama Elif bu kez geri adım atmadı. Süreç tamamlandı ve boşanma gerçekleşti.
Asıl kırılma boşanmadan bir hafta sonra yaşandı.
Eski eşi tekrar geldi. Bu kez çok farklı bir tonla. Daha kırılgan, daha duygusal, daha pişman görünüyordu. Hata yaptığını söyledi. Aslında sorunun Elif’in ilişkiye bağımlı olduğunu düşünmesi olduğunu anlattı. Boşanma gerçekleştikten sonra bunun doğru olmadığını fark ettiğini söyledi.
“Demek ki bağımlı değilmişsin,” dedi.
“Boşanabildin. Bu yüzden korkum geçti. Şimdi seni gerçekten istiyorum.”
Bu cümle Elif’in zihninde yankılandı. Çünkü içinde hâlâ ilişkiye dair bir yas vardı. Hâlâ tamamlanmamış bir bağ vardı. Karşısındaki kişinin üzgün olması, pişman görünmesi, değiştiğini söylemesi umut duygusunu yeniden canlandırdı.
Terapiye geldiğinde kafası karışıktı.
“Gerçekten değişmiş olabilir mi?”
“Belki şimdi yeni bir ilişki kurabiliriz.”
Dışarıdan bakıldığında mantıklı gibi duran bir açıklama vardı. Ama içinde çözülmemiş bir çelişki de vardı. Eğer sorun gerçekten Elif’in bağlanmasıysa, ilişki yeniden başladığında aynı bağ yeniden oluşacaktı. Ve o zaman karşı tarafın korkusu tekrar devreye girecekti.
Yani anlatılan şey bir çözüm değil, tekrar edecek döngünün yeni bir gerekçesiydi.
Bunu konuştuk. İlişkinin değil, ayrılık korkusunun yatıştığını; kaybetme tehdidi ortadan kalkınca arzunun geri gelmiş olabileceğini değerlendirdik. Ama buna rağmen Elif’in zihni oraya takılı kalmaya devam etti. Çünkü pişmanlık görmek, insanda değişim olduğuna inanma isteğini güçlendirir.
İki hafta geçmeden ilişki yeniden başladı.
Konuşmalar yeniden geleceğe döndü. Yeniden birlikte olma, yeniden evlilik ihtimali…
Ve çok kısa bir süre sonra karşı taraf tekrar geri çekildi.
Bu kez Elif için hayal kırıklığı daha derindi. Çünkü ikinci kez umut etmiş, ikinci kez hayal kırıklığına uğramıştı ve şimdi yanına buna izin verdiği için kendine duyduğu öfkeyle.
Bu Vaka Neyi Gösteriyor?
- Pişmanlık ve yoğun duygu, değişimin kanıtı değildir.
- İnsanlar çoğu zaman ilişkiyi değil, kaybetme korkusunu kaybettiklerinde rahatlarlar.
- Ayrılık sonrası gelen yakınlaşma, çoğu zaman farkındalıktan değil, kaybın yarattığı boşluktan doğar.
- Değişim söylemle değil, tekrar eden durumlarda ortaya çıkan farklı davranışla anlaşılır.
İnsan neden duyguyu değişim sanmaya yatkındır? Çünkü umut etmek ister. İlişkinin düzelebileceğine inanmak, hayal kırıklığıyla yüzleşmekten daha kolaydır. Karşımızdaki kişinin acı çektiğini görmek, bizim de verdiğimiz emeğin boşa gitmediği duygusunu yaratır. Böylece yaşananların bir anlamı olduğuna inanırız. Ancak bu noktada gözden kaçan şey şudur: Bir davranış tekrar ediyorsa, sorun duygunun yetersizliği değil, sorumluluğun alınmamış olmasıdır.
Bu nedenle değişimi değerlendirirken sorulması gereken soru, “Ne kadar üzgün görünüyor?” değil, “Davranışı gerçekten değişiyor mu?” olmalıdır. Çünkü duygu, değişimin başlangıcı olabilir; fakat tek başına değişimin kanıtı değildir. Gerçek değişim, zaman içinde tekrar eden, tutarlı ve sorumluluk içeren davranışlarla kendini gösterir.
11. Manipülasyonun Duygusal Mekanizması: Neye Kanıyoruz, Neye Bakmalıyız?
Karşımızdaki kişinin yoğun bir pişmanlık yaşadığını gördüğümüzde yalnızca onun duygusundan etkilenmeyiz; pişmanlık bizim içimizdeki bir beklentiye ya da bir duyguya temas eder. Manipülasyon çoğu zaman karşı tarafın kötücül zekâsından değil, bizim temas edilmek istenen yerimizden beslenir.
Bir kişi aldatır, sonra ağlar, pişman olur, kaybetmek istemediğini söyler. O an gördüğümüz şey onun acısıdır. Ama bizim içimizde harekete geçen şey genellikle şunlardır: “Demek ki beni seviyor”, “Bu kadar üzülüyorsa gerçekten anlamış olmalı”, “Bu ilişkiyi kurtarabiliriz.” Burada devreye giren şey empati, umut ve bağlanma ihtiyacıdır. Empati kurarız; çünkü acı çeken birini görmek bizde şefkat uyandırır. Umut ederiz; çünkü kaybetmek istemeyiz. Bağlanırız; çünkü yalnız kalmaktan ya da yeniden başlamaktan korkarız.
Manipülasyon tam olarak burada çalışır. Duygu, bizim karar verme mekanizmamızı yumuşatır. Yoğun bir pişmanlık gösterisi, yaşanan ihlalin ağırlığını gölgede bırakabilir. Beyin, “Şu an acı çekiyor” bilgisini, “Bir daha yapmayacak” sonucuna bağlama eğilimindedir. Oysa bu iki şey arasında zorunlu bir bağ yoktur.
Manipüle olmamak için duyguya değil, örüntüye bakmak gerekir. Şu sorular belirleyicidir:
- Bu davranış daha önce tekrar etti mi?
- Sadece üzgün mü, yoksa sonuçlarına katlanmaya hazır mı?
- Güven yeniden inşa edilene kadar sınırları kabul ediyor mu?
- Değişim zamana yayılıyor mu, yoksa kriz geçince eski düzen geri mi geliyor?
Gerçek sorumluluk bedel ödemeyi içerir. Kişi yalnızca üzülmez; güveni yeniden kurmak için sabreder, sınırları kabul eder, şeffaf olur ve tutarlılık gösterir. Eğer davranış değişimi kriz anıyla sınırlıysa ve rahatlama sağlandığında eski döngü geri dönüyorsa, orada duygu vardır ama dönüşüm yoktur.
Manipülasyondan korunmanın yolu kalbi kapatmak değildir. Empatiyi kaybetmek değil, empatiye sınır koyabilmektir. Duyguyu görmek ama kararı davranışa göre vermek… Güven, gözyaşıyla değil; zaman içinde tekrarlanan tutarlılıkla inşa edilir. Ve bir ilişkinin geleceğini belirleyen şey, anlık pişmanlık değil, sürdürülebilir değişim kapasitesidir.
Odadaki Cesaret, Dışarıdaki Sessizlik
Ayşe ve Kerem çift terapisine aldatma girişimi nedeniyle başvurmuştu. Bu ilk değildi. Yıllar önce de benzer bir girişim olmuş, üzeri kapatılmıştı. Şimdi tekrar eden bu durum ilişkiyi krize sokmuştu.
İlk seanslardan itibaren dikkatimi çeken şey Ayşe’nin varlığıydı. Daha doğrusu yokluğu. Fiziksel olarak oradaydı ama duygusal olarak geri çekilmişti. Konuşurken sesi kısıktı. Duygularını ifade ederken kelimeleri yarım bırakıyordu. Her cümleden sonra Kerem’e bakıyordu. Sanki “Bu kadarını söylemem sorun olur mu?” diye gözlerinden onay almaya çalışıyordu.
Öfkesini dile getirmiyordu. Rahatsızlığını dolaylı anlatıyordu.
“Biraz üzülüyorum,” diyordu mesela.
Oysa beden dili çok daha fazlasını söylüyordu: sıkılmış çene, kenetlenmiş parmaklar, omuzlarda sertlik.
Bu konuyu birkaç hafta üst üste çalıştık. Bastırdığı şeyleri, ifade etmekten neden kaçındığını, hangi korkuların devrede olduğunu konuştuk. Ama kaygısı o kadar yüksekti ki söylediklerimi duysa da içine alamıyordu.
Sonra bir oturumda, duygular üzerine konuşurken onu biraz daha yüreklendirdim. “Şu an ne hissediyorsan, olduğu gibi söyle.” Dedim.
Bir şey değişti.
Ayşe’nin oturuşu dikleşti. Sesi kalınlaştı. Nefesi hızlandı. Bir anıyı hatırladı; geçmişte yaşadığı bir sahne… Ve birden öfke geldi.
Ağlayarak ama aynı zamanda yüksek sesle konuşmaya başladı. İlk defa kesintisiz, geri çekilmeden, filtrelemeden.
“Ben o gün çok kırıldım,” dedi.
“Beni aptal yerine koyduğunu hissettim.”
Kerem dondu. Gerçekten dondu. Gözleri büyüdü. Daha önce eşini bu kadar güçlü görmemişti. Yaklaşık yarım saat boyunca Ayşe konuştu. Bazen ağladı, bazen sesini yükseltti. Ama geri çekilmedi.
Odadaki hava değişmişti.
Seansın sonunda Ayşe’ye sordum:
“Bunu nasıl yapabildin?”
“Burada güvendeyim,” dedi.
“Yanımda olduğun için yapabildim. Ama dışarıda yapamam. Evde biraz sesimi yükseltsem öfkeleniyor. Bazen vuracakmış gibi oluyor. Hiç vurmadı ama olabileceğinden korkuyorum.”
Kerem’e döndüm.
“Bu konuşma sende ne yaptı?”
Gerildiğini ama iyi geldiğini söyledi. Ayşe’nin ne hissettiğini ilk defa bu kadar net gördüğünü, aslında gündelik hayatta da böyle konuşmalara ihtiyaç duyduğunu belirtti.
Sekiz–dokuz haftalık çalışmanın ardından gelen bu seans benim içimde de bir umut uyandırdı. “Belki iletişimde bir eşik aşıldı,” diye düşündüm. Rasyonel olarak bunun tek seanslık bir sıçrama olduğunu biliyordum ama içimde küçük bir umut vardı.
Bir sonraki seansa geldiklerinde Ayşe yine eski yerindeydi.
Sesi yine kısılmıştı.
Yine Kerem’e bakarak konuşuyordu.
Yine geri çekiliyordu.
İçim buruldu.
Ve o anda şunu fark ettim: O seans bir katarsisti. Güvenli alanda yaşanan bir duygusal boşalma ve güç deneyimiydi. Ama bu deneyim, henüz günlük hayata taşınabilecek bir davranış değişimine dönüşmemişti.
Ayşe o gün cesur olmuştu. Ama sadece o gündü.
Ama cesaret kalıcı bir örüntüye dönüşmemişti.
Bu Vaka Neyi Gösteriyor?
- Güvenli ortamda yaşanan duygusal açılım, dış dünyada aynı şekilde devam etmeyebilir.
- Katarsis, güç deneyimi yaşatabilir; ama bu deneyimin genellenmesi için “tekrar” ve “yapı” gerekir.
- Terapist de bazen katarsisi değişim sanma tuzağına düşebilir.
- Duygusal patlama ile kalıcı iletişim becerisi aynı şey değildir.
12. Psikodinamik Açıdan Değişim, Pişmanlık ve Tekrar
İlişkilerde pişmanlık, tekrar eden ihlaller ve duygusal etkilenme yalnızca güncel davranışlarla açıklanmaz; kişinin bilinçdışı ihtiyaçları, bağlanma örüntüleri ve içsel çatışmaları bu sürecin merkezindedir. Farklı psikodinamik yaklaşımlar, neden duygudan etkilenip yeniden güvenmeye eğilimli olduğumuzu farklı açılardan açıklar.
Sigmund Freud: Tekrar Zorlantısı ve Bilinçdışı Tanıdıklık
Freud’a göre insan yalnızca haz veren deneyimleri değil, tanıdık olanı tekrar etme eğilimindedir. “Tekrar zorlantısı” dediği bu süreçte kişi, geçmişte çözümlenememiş ilişkisel deneyimleri farkında olmadan yeniden kurar. Karşımızdaki kişinin pişmanlığına inanmak bazen onun değiştiğine duyulan güven değil, geçmişte yarım kalmış bir onarımın bu kez gerçekleşeceğine dair bilinçdışı umuttur. Bu nedenle kişi aynı döngüye tekrar girebilir; çünkü bu kez sonucun farklı olmasını ister.
Alfred Adler: Aidiyet İhtiyacı ve İlişkiyi Koruma Eğilimi
Adler insan davranışının merkezine aidiyet ve ilişki içinde değerli hissetme ihtiyacını koyar. Bir ilişkinin sona ermesi, yalnızca partnerin kaybı değil, kişinin ait olduğu yerin sarsılması anlamına gelir. Bu yüzden karşı tarafın üzüntüsü, “ilişki hâlâ önemli” mesajı gibi algılanabilir. Kişi, ilişkinin devamını kendi değeriyle ilişkilendirdiğinde, pişmanlık göstergelerini değişimin kanıtı olarak yorumlamaya daha yatkın hale gelir.
Carl Gustav Jung: Gölge ve Yansıtma
Jung’a göre insan, kendi kabul etmekte zorlandığı yönlerini başkalarına yansıtır. Aldatan ya da ihlal eden kişinin acısı bazen bizim kendi gölgemize temas eder: hata yapabilen, zayıf düşebilen, affedilmek isteyen yanımıza. Bu nedenle karşımızdakini affetmek yalnızca onu değil, kendi kusurlu tarafımızı da affetmek gibi hissedilebilir. Bu duygusal yakınlık, davranışın gerçek değişimini olduğundan büyük görmemize neden olabilir.
Melanie Klein: Onarma Fantezisi ve İyi Nesneyi Koruma
Klein, ilişkilerde “sevilen nesnenin kaybına karşı güçlü bir onarma arzusu” olduğunu söyler. Kişi zarar gördüğünde bile ilişkiyi tamamen kötü olarak görmek zor gelir; çünkü iyi olanın kaybı kaygı yaratır. Bu yüzden karşı tarafın pişmanlığı, “iyi nesne geri döndü” hissi yaratır. Böylece kişi, gerçek değişim olup olmadığını değerlendirmek yerine ilişkiyi yeniden bütün hissetmeye odaklanır.
Bu dört yaklaşımın ortaklaştığı nokta şudur: bizi etkileyen yalnızca karşı tarafın duygusu değildir; o duygunun bizim iç dünyamızda karşılık bulduğu yer belirleyicidir. Bu yüzden manipülasyondan korunmak çoğu zaman karşı tarafı analiz etmekten çok, kendi içimizde hangi ihtiyacın harekete geçtiğini fark etmekle mümkün olur.
13. Affetmek Güvenmek değildir: “Duygusal Onarım” ile “İlişkinin Yeniden İnşası” Arasındaki Fark
Bir ilişkide ihlal yaşandığında en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Affettim.” Fakat zaman geçtikçe başka bir cümle gelir: “Ama içim hâlâ rahat değil.”
Bu iki cümle arasındaki gerilim, affetmek ile güvenmek arasındaki farktan kaynaklanır. Çünkü affetmek içsel bir süreçtir; güvenmek ise ilişkisel bir inşa sürecidir. Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Affetmek çoğu zaman kişinin kendi içinde verdiği bir karardır. Öfkenin yükünü taşımayı istememek, intikam duygusunun içinde kalmamak, zihinsel olarak o olayın esiri olmamak, bunu istememek… Affetmek, kişinin kendi ruhsal alanını temizleme çabasıdır. Bu nedenle affetmek karşı tarafın değişmiş olmasını gerektirmez. Bazen kişi değişmese bile insan affedebilir; çünkü affetmek, kişinin kendisi için yapılır.
Güven ise başkasının davranışıyla ilgilidir. Güven, zaman içinde tekrar eden tutarlılıkla oluşur. Şeffaflık, sabır, sınırların kabulü ve davranışın sürdürülebilir şekilde değişmesi gerekir. Güven, sözle değil, örüntüyle kurulur. Bu yüzden affetmiş olmak, otomatik olarak yeniden güvenileceği anlamına gelmez. Kişinin zihniyle duygusu eş değer hareket etmediğinde affetmek söz konusu olur ama güven oluşmayabilir.
Çoğu insan bu iki süreci birbirine karıştırır. “Affettiysem güvenmeliyim” gibi bir iç baskı ya da “Affettiysen güvenmelisin” dış baskısı oluşur. Oysa iç rahatlığının gelmemesi çoğu zaman kişinin zayıflığı değil, henüz güveni destekleyecek yeterli davranışsal kanıtın oluşmamış olmasındandır. İç ses burada önemli bir işaret verir: Affetmek tamamlanmış olabilir; fakat güven için zamana ve tutarlılığa ihtiyaç vardır.
Bir diğer karışıklık da şudur: Affetmek, ilişkiye devam etmek zorunda olmak değildir. İnsan affedebilir ama yeniden aynı yakınlıkta olmak istemeyebilir. Çünkü güven kırıldığında yalnızca bir davranış değil, ilişkinin psikolojik zemini sarsılır. O zeminin yeniden oluşması, tarafların ortak emeğini gerektirir.
Gerçek olgunluk, affedebilmekte olduğu kadar güveni yeniden inşa etme sürecini doğru değerlendirebilmektedir. Duygusal onarım içsel bir özgürlük sağlar; fakat ilişkisel yeniden inşa, davranışsal bir tutarlılık gerektirir. Ve bu tutarlılık oluşmadan, yalnızca affetmiş olmak bir ilişkiyi güvenli hale getirmez.
Affetmek kalbi hafifletir ama ilişkiyi değil. İlişkiyi hafifletecek olan sarsılmış olan güvenin yeniden oluşmasıdır.